Kitaplarda akademik çalışmaların konusunu, amacını, yazılış nedenlerini, eserin hangi şartlarda neden ortaya çıktığını, yazılmadan önce yapılan hazırlıkları ve karşılaşılan zorlukları anlatan bölümüdür ön söz. Cezayir’de bir kaleye çekilen yazar gözlerden uzakta hiç dışarıya çıkmadan beş ayda yazdığı kitabi bin iki yüz yirmi dört sayfadan oluşmuştu. Tunus’ta dünyaya geldi. Kur’an, Hadis , Fıkıh, Mantık, Felsefe ve Matematik derslerinden eğitim aldı. Büyük veba salgını nedeniyle annesini, babasını ve tüm yakınlarını kaybetti. Genç yaşlarda saraylarda katip olarak görev aldı. Mısır, Tunus, Fas ve Endülüs’te çalıştı. Toplumların çalkantılı dönemlerinden sonra saray görevlerinden ayrılıp, ilmi çalışmalara ağırlık verdi. Kitabında Devletlerinde insanlar gibi doğuşunu, gelişmesini, olgunlaşmasını ardından da zayıflayıp yıkılmasını yazdı.
Eseri MUKADDİME olarak yayınlandı. ÖN SÖZ anlamına geliyordu. Toplumların ve Devletlerin zayıflayıp yıkılmasının nedenlerini şöyle sıraladı.
Toplumda dayanışmanın olmayışı, birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının zayıflaması.
Toplumda üretimin olmayışı, azalması, insanların çalışmaktan, üretmekten çok hazıra konma duygusunun baskın olması.
Toplumda tüketimin bir çılgınlığa dönüşmesi. İsrafın artması, lüks hayatların varlığı , gösteriş merakının bir hayat tarzı olması.
Liyakatsızlık yani işin ehli olmayanlara görevler verilerek, başarısızlığa, beceriksizliğe, verimsizliğe neden olmak.
Vergilerin artması, israf içinde olan devletin masraflarının karşılanması iş sahiplerinin vergilerini arttırarak karşılanır. Bu nedenle sanayi, tarım ve ticaret zayıflar yeni yatırımlar gerçekleşemez.
Ahlaki çöküş, gösteriş, kibir, iki yüzlülük, dalkavukluk çürümekte olan toplumun halkalarından birisi haline gelir.
Adaletsizlik bir toplumun çökmesindeki en etkili durumdur. Kurumlara, insanlara güven duygusunun azalması ve keyfi hukuksuzluklar toplumu derinden sarsar ve çökertir.
Eser 1377 yılında İBN-İ HALDUN tarafından insanlığa armağan edildi. Günümüz dünyasını mı anlatıyor, Sanki öyle.
Fransa’da Yahudi kökenli bir yüzbaşı orduda görevine devam ederken, Almanya lehine casusluk yapmakla suçlanarak tutuklandı. Asılsız bir suçlamaydı. Dosyasına sahte deliller konuldu. O dönemde bu durum Fransa’ yı siyasi olarak kutuplaştırdı ve tartışmalara neden oldu. Adaletin tecelli etmediği ve tamamen hukukun hiçe sayıldığı düşüncelerinin artmasına neden oldu. On yıl süren dava sonunda mahkum olan subay bir adadaki hapishaneye gönderildi. Olay aslında baştan planlanmıştı. Bir suçlu bulunmalıydı. O sırada din ve milliyetçilik duyguları kaşınarak bir kurban bulunmuştur. Yahudilik ve Musevilik üzerinden propaganda bazı sorunların örtülmesi için yeterli bir neden olarak kurgulanmıştı.
Fransız düşünür Emile Zola gerçeğin ortaya çıkması için topluma düşüncelerini açıkladı. ’’Gerçek yürüyor, O nu hiçbir şey durduramayacak’’ diyerek adaletin ve hukukun çalışmasını istedi. ‘’Gerçek zamanında gömülmüştür. Onun üzerinden adalet tesis ederse, hukuksuz olamazdı. Gerçeği diri diri gömen adaletin katilidir’’ diyerek toplumu aydınlatmaya çalışırken bu arada gerçek gizlenirken toplum üzerindeki baskı ve zulüm artmıştı. Gerçeğin eninde sonunda ortaya çıkması gibi bir huyu vardı. Zamanında bulunmayan gerçek sonradan ortaya çıkar. Bu arada insan hayatları mahvedilir. Toplumlar çürütüldükten sonra ortaya çıkan gerçek bir ceset haline gelir. Gerçek on yıl sonra ortaya çıktı. Subayın masumiyeti anlaşıldı. İtibarı iade edildi. Siyasi kriz sona ermişti. Sonunda istifa edenler, intihar edenler oldu. Gerçek sanık başka bir subaydı ve tutuklandı. Olay tarihe Dreyfus davası olarak geçecekti. Yıl 1894.
Gerçek dindarlık, milliyetçilik, vatanseverlik, aslında gerçeği aramak, adaleti sağlamakla olur. Adaleti yok ettiğimizde her şey yok olur. Menfaatlerini, makamlarını, mevki ve gelecek gibi kaygılarını, servetlerini sürdürmek isteyenler, adaleti ve adalet duygularını yok ederler.