Havalar hafifçe serinlemeye, yapraklar sararmaya başladığında içimizi sebepsiz bir sıkıntı, adını tam koyamadığımız bir "Eylül hüznü" kaplar. Şiirlere, şarkılara konu olan bu hüznün sebebi sadece azalan güneş ışınları mıdır, yoksa yaz boyu halı altına süpürdüğümüz gerçeklerle yüzleşme vaktinin gelmesi mi? Şimdi de "yaz ateşkesinin" bitişini ve zihnimizin gerçekliğe dönüş sancılarını yazdım.


Ağustos ayının o rehavet dolu sıcakları yavaş yavaş yerini Bozdağ’dan esen serin bir rüzgara bırakıyor. Salihli’de bağ bozumu telaşı yavaşlarken, benim yaşadığım ve çalıştığım İstanbul’da o devasa plazaların koridorlarında bambaşka bir telaş ve ağır bir enerji var. Tatil bitti, "Ofis Dışında" mailleri kapandı, yollar yeniden trafiğe teslim oldu.

Sadece takvim yaprakları değişmiyor; koca bir toplumun, hepimizin ruh hali de eşzamanlı olarak keskin bir viraja giriyor.

Bugünlerde kime sorsanız omuzlarında görünmez bir ağırlık, içinde tarifsiz bir yorgunluk ve hafif bir depresif hal var. Edebiyatçılar buna yıllarca "Eylül hüznü" dediler. Romantik bir kulağa çok hoş gelse de, bir psikolog olarak size bu hüznün altındaki o soğuk ve sarsıcı gerçeği söylemek zorundayım: Eylül hüznü dediğimiz şey, aslında zihnimizin o renkli yaz illüzyonundan uyanıp, acımasız gerçeklerle yüzleştiği andaki "bilişsel çarpışmadır."

Yaz Bir "Ateşkes", Eylül İse "İçtima" Vaktidir

İnsan zihni, sorunlarıyla sürekli savaşamaz; bazen kaçmak ve saklanmak ister. İşte "yaz mevsimi", insanlığın ortaklaşa imzaladığı bir psikolojik ateşkestir.

Haziran ve Temmuz ayları geldiğinde, zihnimizdeki o ağır sorunları (borçları, kariyer kaygılarını, toksik ilişkileri, içsel yalnızlığımızı) "tatil, güneş ve deniz" örtüsünün altına saklarız. Yaz, bir nevi coğrafi ve zihinsel bir kaçıştır. Şortlarımızı, güneş gözlüklerimizi takar, sanki o dertler hiç yokmuş gibi davranırız.

Ancak Eylül geldiğinde o ateşkes biter.

Eski bir asker olarak bunu en iyi şu hisle tanımlayabilirim: Askeriyede uzun ve güzel bir izne çıkarsınız. Sivil kıyafetlerinizi giyer, nizamiyeden dışarı adım attığınız an her şeyi unutursunuz. Ama o iznin bittiği, birliğe geri dönüp üniformayı yeniden giydiğiniz o ilk sabah içtiması (yoklaması) vardır ya... Bütün o özgürlük illüzyonunun bittiği, kışlanın soğuk ve sert gerçeğinin yüzünüze çarptığı o an, psikolojik olarak en ağır andır.

İşte Eylül ayı, modern insanın "sabah içtimasıdır". Gerçek hayata, sorumluluklara, ertelediğiniz yüzleşmelere, kredi kartı ekstrelerine ve halının altına süpürdüğünüz o toksik ilişkinin tam ortasına geri dönmek zorundasınızdır. Bizi ezen, bizi depresif kılan şey sararan yapraklar değil; kaçışın bittiğini anlayan zihnimizin yaşadığı bu panik halidir.

Azalan Serotonin ve "Anlam" Arayışı

Elbette işin biyolojik bir boyutu da var. Güneş ışınlarının açısı değişiyor, günler kısalıyor. Vücudumuzun mutluluk hormonu (serotonin) azalırken, uyku hormonu (melatonin) artıyor. Fizyolojik olarak yavaşlıyoruz.

Ancak terapi odamda eylül aylarında artan o "anlam krizlerinin" asıl sebebi, bu yavaşlamanın bizi kendi iç sesimizle baş başa bırakmasıdır. Yazın o gürültülü, kalabalık ve hızlı koşturmacası içinde kendimizi dinlemeye hiç vaktimiz olmamıştı. Eylül gelip de herkes kendi kabuğuna çekildiğinde, o sessizliğin içinde kendimize şu korkutucu soruyu sormaya başlarız: "Ben ne yapıyorum? Bu işi gerçekten seviyor muyum? Yanımdaki insanla mutlu muyum? Hayatım nereye gidiyor?"

Eylül hüznü, aslında zihnimizin bize "Artık kaçma, dur ve hayatına bak" deme şeklidir.

Toksik Pozitifliği Bırakın, Budanmaya İzin Verin

Peki, bu "Eylül Depresyonu" ile nasıl başa çıkacağız?

Öncelikle şu modern çağın en büyük yalanı olan "toksik pozitiflikten" (Her an mutlu olmalıyım, hep enerjik görünmeliyim) bir kurtulun. Üzülmek, yavaşlamak veya melankolik hissetmek bir zayıflık ya da hastalık değildir. Doğaya bakın; hiçbir ağaç sonbaharda çiçek açmaya çalışmaz. Sonbahar, ağaçların kışı sağ atlatabilmek için ölü yapraklarını döktüğü, gereksiz yüklerinden kurtulduğu "budanma" mevsimidir.

İnsan zihni de doğanın bir parçasıdır. Eylül ayını bir depresyon dönemi olarak değil; hayatınızdaki ölü yaprakları (size zarar veren insanları, tükenmiş hedefleri, sahte alışkanlıkları) dökeceğiniz bir "stratejik budanma ve toparlanma" dönemi olarak görün. Yazın o sahte enerjisindense, sonbaharın o ağırbaşlı ve dürüst dinginliğini kabullenin. Yavaşlamaktan korkmayın.

İstanbul'un koşturmacasında toplantıdan toplantıya koşarken, bazen durup Salihli'nin o sakin, serin Eylül akşamlarını, Sevgi Yolu'nda içilen o demli bir bardak çayın huzurunu hatırlayarak kendi içimde topraklanıyorum (grounding).

Siz de öyle yapın. Omuzlarınıza çöken bu hüznü bir düşman olarak görmeyin; o hüzün, sizi kendinizle tanıştırmaya gelen eski bir dosttur. Karargâha döndük, evet, tatil bitti. Şimdi kendi hayatımızın komutasını yeniden, çok daha güçlü bir şekilde elimize alma vakti.

Huzurlu, gerçekçi ve arındırıcı bir Eylül dilerim.