Hayatta bazı sonlar, son hamlede başlamaz.

Satrancın doğuşuna dair anlatılan rivayetlerden birine göre, çok eski zamanlarda Hindistan’da bir hükümdarın iki oğlu varmış.

İki kardeş, aynı sarayın avlusunda büyümüş, aynı sofraya oturmuş, aynı anneden masallar dinlemiş. Fakat yıllar geçmiş; hayat onları aynı çocukluğun içinden alıp iki ayrı yolun başına bırakmış.

Ve bir gün, yolları bir savaş meydanında karşı karşıya gelmiş.

Savaş bitmiş.

Kardeşlerden biri saraya dönmüş, diğeri dönememiş.

Bir anne için dünyadaki bütün savaşların özeti aslında bundan ibarettir:

Bir evlat kapıdan girer, ötekinin yolu sonsuza kadar yarım kalır.

Anne, oğlunun ölüm haberini aldığında tek bir soru sormuş:

“Nasıl öldü?”

Kimse cevap verememiş.

Çünkü bazen gerçeği söylemek yetmez; insanın onu anlayabileceği bir yol bulmak gerekir.

Anne, hayatta kalan oğluna bakmış. İçinde büyüyen şüphe, acısından daha ağırmış:

“Kardeşini sen mi öldürdün?”

Prens ne söylese annesini inandıramamış.

Bunun üzerine sarayın bilgesi çağrılmış.

Bilge uzun uzun konuşmamış. Önüne karelerden oluşan bir tahta koymuş. Tahtanın iki tarafına iki küçük ordu dizmiş: askerler, atlar, filler, savaş arabaları ve iki hükümdar…

Sonra sessizce taşları hareket ettirmeye başlamış.

Bir taş ilerlemiş. Diğeri onun yolunu kesmiş.

Bir asker düşmüş. Bir başkası onu korumaya çalışmış.

Bir at yaklaşmış, bir fil yolu kapatmış, savaş arabaları geçitleri tutmuş.

Anne önce hiçbir şey anlamamış.

Sonra yavaş yavaş fark etmiş:

Bilge ona bir oyun göstermiyormuş.

Oğlunun son savaşını anlatıyormuş.

Taşlar ilerledikçe annenin gözlerinin önünde savaş yeniden kurulmuş. Ve sonunda ölen oğlunu temsil eden taşın çevresinde hiçbir açık yol kalmamış.

Sağında düşman. Solunda düşman. Arkasında kapanmış bir yol. Önünde ise artık geçilemeyecek bir hat…

Bilge elini taştan çekmiş ve anneye bakmış.

O an anne anlamış.

Oğlunu öldüren yalnızca son hamle değildi.

O son hamleden önce verilmiş kararlar, kapanmış yollar, kaybedilmiş askerler, yanlış zamanda atılmış adımlar vardı.

Belki de satrancın insana söylediği en eski söz budur:

Hayatta bazı sonlar, son hamlede başlamaz.

Biz çoğu zaman son taşı görür ve suçluyu orada ararız. Oysa bir insanı mat eden şey bazen tek bir hareket değil, çok daha önce başlayan ve onu yavaş yavaş çıkışsız bırakan hamlelerdir.

Rivayete göre anne o gün oğlunun nasıl öldüğünü anladı.

Bilge ise geride yalnızca bir savaşın hikâyesini değil, yüzyıllar boyunca oynanacak bir düşünceyi bıraktı:

Satranç.

Çünkü hayatta da satrançta da mesele yalnızca hangi taşı kaybettiğimiz değildir.

Bazen asıl mesele şudur:

O taşı kaybedeceğimiz yere nasıl geldik?

Belki de bu yüzden, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ o tahtanın başındayız.

Çünkü hayat bir satranç değil mi zaten?

Her hamlemizle önümüzde başka bir kapı açılıyor. Üstelik çoğu zaman o kapının nereye çıktığını bilmeden uzatıyoruz elimizi taşa. Bir adım atıyoruz; bir insan giriyor hayatımıza. Bir söz söylüyoruz; yıllardır süren bir şey değişiyor. Bazen susuyoruz ve suskunluğumuz bile başlı başına bir hamle oluyor.

Sonra kendimizi hiç hesaplamadığımız bir yerde buluyoruz.

Tıpkı Alice Harikalar Diyarında gibi…

Bir küçülüyoruz, bir büyüyoruz. Bazen kendimizi olduğumuzdan güçlü sanıyoruz, bazen küçücük hissediyoruz. Önümüze çıkan kapılardan geçmeye çalışırken kimi zaman anahtar elimizdeyken kapıya sığamıyor, kapıya sığdığımızdaysa anahtara ulaşamıyoruz.

Belki de hayatın tuhaflığı tam burada.

Biz hep son hamlelere bakıyoruz.

Bir insan neden gitti? Bir ilişki neden bitti? Bir dostluk neden dağıldı? Bir düzen neden çöktü? Bir insan neden artık eskisi gibi değil?

Ve bütün hikâyenin suçunu son hamleye yüklüyoruz.

Tıpkı o annenin önce yalnızca oğlunun ölümüne bakıp, onu o noktaya getiren savaşın tamamını görememesi gibi…

Oysa hiçbir şah yalnızca son hamlede mat olmaz.

Onu oraya getiren daha önce yapılmış onlarca hamle vardır. Görmezden gelinenler, ertelenenler, yanlış anlaşılanlar, söylenmeyenler, fazla söylenenler… Bazen gereğinden fazla ileri sürdüğümüz bir piyon, bazen korumayı unuttuğumuz bir taş, bazen de kazanacağımızı sanırken gözden çıkardığımız bir şey.

Bir insanı, bir düşünceyi, bir ilişkiyi, hatta koskoca bir sistemi sona getiren şey çoğu zaman son olay değil, bütün hamlelerin toplamıdır.

Belki bu yüzden Stefan Zweig, Satranç’ta şöyle sorar:

“Her hamlesini çoktan ezberlediğim oyunları tekrar tekrar oynamanın ne anlamı vardı ki?”

Asıl mesele belki de mat olmak değildir.

Aynı oyunu, aynı taşlarla, aynı hamlelerle tekrar tekrar oynamaktır.

Çünkü bazen insanın yapabileceği en büyük hamle karşısındakini yenmek değil, artık ezberlediği oyunu oynamamaktır.

Tahtadan kalkmaktır.

Başka bir kapıyı açmaktır.

Ve Alice gibi, o kapının ardında küçülecek mi büyüyecek mi bilmeden yine de içeri girmektir.

Belki de büyümek biraz budur.

Hangi taşı neden kaybettiğimizi, hangi hamlenin bizi hangi kapıya çıkardığını ve bazı oyunların neden artık oynanmaması gerektiğini anlayabilmek…

Çünkü hayatın en tuhaf tarafı da budur:

Hangi hamlenin bizi mat edeceğini bilemeyiz belki; ama hangi oyunu artık oynamak istemediğimizi öğrenebiliriz.