Ağustos geldi mi Anadolu’nun telaşı değişir.
Güneş artık yalnızca gökyüzünde değildir; üzümün tanesine, incirin balına, domatesin kızılına, ipe dizilen biberlerin rengine sinmiştir. Bir avluda tarhana serilir, bir başka evde salça kaynar. Reçeller hazırlanır, sebzeler kurutulur, kavanozların kapakları birer birer kapanır.
Aslında kavanozlara yalnızca yiyecek konmaz; kışa biraz yaz, yarına biraz bugün saklanır.
Atalarımızın “Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer.” sözü bundandır. Anadolu insanı bilir ki bereket, gökten kendiliğinden inmez. Kışın sofraya gelen bir lokmanın ardında yaz güneşi, alın teri, bekleyiş ve sabır vardır.
Bağlarda üzümler ağırlaşır. Meyve yüklü dallar toprağa doğru eğilir. Belki de tabiatın insana verdiği en güzel derslerden biridir bu: Dal, meyvesi çoğaldıkça yükselmez; eğilir.
İnsan da öyle değil midir?
Bilgisi, imkânı, makamı arttıkça biraz daha mütevazı olabilse… Sahip olduklarını yalnız kendisi için değil, başkaları için de kullanabilse…
İşte o zaman bolluk, berekete dönüşür.
Yunus Emre’nin yüzyıllardır eskimeyen gönül dili insanı insana yaklaştırır. Mevlânâ’nın düşünce dünyasında da sevginin, paylaşmanın ve gönül zenginliğinin izlerini görürüz. Çünkü insanın gerçek serveti yalnızca sahip oldukları değil, başkalarının hayatında bıraktığı güzelliklerdir.
Ağustos tam da burada insana başka bir soru soruyor:
Peki biz gönlümüzün kışı için ne biriktiriyoruz?
Çünkü insanın da mevsimleri vardır.
Bazen bahar gibi umutlanırız, bazen yaz gibi coşarız. Bazen yapraklarımız dökülür. Bazen de öyle bir kış gelir ki kalabalıkların ortasında bile üşürüz.
İşte o gün insan, hayat boyunca biriktirdiklerinin kapağını açar.
Bir annenin duası çıkar içinden…
Bir dostun yıllar önce söylediği güzel bir söz…
Bir çocuğun gülüşü…
Bir büyüğün hayır duası…
Zor zamanda uzatılmış bir el, karşılık beklemeden yapılmış küçücük bir iyilik…
İnsan bazen bir ömür bunlarla ısınır.
Atalarımız “Damlaya damlaya göl olur.” demiş. İyilik de böyledir. Bir günde kocaman olmaz. Bir selamla başlar, bir teşekkürle çoğalır, bir gönül almakla büyür.
Fakat nedense kırgınlıklarımızı saklamakta daha maharetliyiz. Kimin ne söylediğini, kimin bizi aramadığını, kimin hangi gün hangi sözüyle canımızı acıttığını yıllarca zihnimizin raflarında tutabiliyoruz.
Oysa kırgınlıkla doldurulmuş bir ambar, insanın hiçbir kışında işe yaramaz.
Bu Ağustos başka türlü bir hazırlık yapalım.
Domatesi kavanoza koyarken emeği de saklayalım. Biberi ipe dizerken sabrı, üzümü toplarken şükrü, tarhanayı sererken paylaşmayı unutmayalım.
Bir de gönlümüzün raflarına bakalım.
Orada ne kadar sevgi var? Ne kadar vefa, ne kadar merhamet, ne kadar güzel hatıra biriktirdik?
Çünkü mevsimler yalnızca toprağa değil, insana da uğrar. Bugün yazımız olabilir, yarın kışımız…
Gün gelir ne makam kalır ne mal ne de uğruna kendimizi tükettiğimiz dünya telaşı. Geriye bazen bir insanın bizim için söylediği tek bir cümle kalır:
“İyi ki hayatımdan geçti.”
Belki de gerçek zenginlik budur.
Ağustos geçmeden kilerlerimizi dolduralım; fakat gönlümüzü de ihmal etmeyelim.
Toprak bize her yıl aynı hakikati sessizce anlatıyor:
Ne ekersen onu biçersin.
Öyleyse biraz daha iyilik ekelim, biraz daha sevgi biriktirelim.
Çünkü hayatın hangi mevsiminde olursak olalım, insanı en uzun kışlarda bile sıcak tutan şey; zamanında biriktirdiği güzel gönüllerdir.