Adalet denince aklımıza gelen o tanıdık figür… Themis
Gözleri bağlıdır; çünkü tarafsızdır.
Elinde kılıç vardır; çünkü güçlüdür.
Diğer elindeki terazi; çünkü dengelidir.
Ama bugün durum farklı.
O göz bağı artık tarafsızlığı değil, görmezden gelmeyi simgeliyor.
Kadınlar, çocuklar…
Şiddet, istismar, cinayetler…
Ve en tehlikelisi: Alışmak, normalleştirmek.
Bir toplum, kötülüğe alıştığı gün karanlık başlar.
Ama şiddet sadece sokakta değil.
En sessiz, en sinsi haliyle gündelik hayatın içinde.
En çok da iş yerlerinde.
Şiddetin her zaman izi görünmez.
Bazen bir bakışta, bazen bir cümlede, bazen de sistemin kendisinde saklıdır.
Çalışanın da işverenin de şiddetin ne olduğunu bilmesi, farkında olması şart.
Duygusal şiddet:
Sürekli değersiz hissettirilmek.
Görmezden gelinmek, yok sayılmak.
Başarının küçümsenmesi, hataların büyütülmesi.
İnsanı kendinden şüphe eder hale getiren ince bir yıkımdır.
Sözel şiddet:
Aşağılama, alay, iğneleme…
“Şaka yaptım” diyerek örtülen kırıcı sözler.
Bağırarak susturmak, sözünü kesmek, üslupsuz konuşmak.
İnsanın varlığını bastırmak.
Sosyal şiddet:
Dışlamak.
Bilgiyi saklamak.
Toplantılardan haberdar etmemek.
Kişiyi kalabalığın içinde yalnızlaştırmak…
Ekonomik şiddet:
Emeğin karşılığını vermemek.
Hak edilen ücreti geciktirmek ya da eksik ödemek.
Terfi ve hakları keyfi biçimde engellemek.
Geçim kaygısını bir baskı aracına dönüştürmek…
Dijital şiddet:
Mesai dışında bitmeyen mesajlar.
Gece yarısı mailleri, hafta sonu talepleri.
Sürekli ulaşılabilir olma zorunluluğu.
İnsanın zamanını ve zihnini işgal eden görünmez bir denetim.
Ve daha incelikli olanlar…
Küsmek,
Cezalandırmak için iletişimi kesmek,
Cevapsız bırakmak,
Yok sayarak güç kurmak,
İletişime kapatmak…
Dinlememek, anlamaya çalışmamak.
Karşısındakini yok hükmünde saymak.
Dedikodu…
İtibarı zedelemek.
Arkadan konuşarak yalnızlaştırmak.
İnsanın emeğini değil, algıyı hedef almak…
Ve tüm bunların ortak noktası:
Normalleştirilmesi.
“Abartıyorsun.”
“Herkes böyle.”
“İş hayatı bu.”
“Çok duygusal bakıyorsun.”
“Çocuksun sen, çok gençsin.”
“Yaşlandın sen.”
Hayır.
Bu, iş hayatı değil.
Bu, sistematik bir yıpratma ve kontrol biçimi.
Psikolojik şiddet, fiziksel şiddetten daha sessizdir.
Ama etkisi daha derin, daha kalıcıdır.
İnsanların yeteneklerini törpüleyen, özgüvenini kemiren, ruhunu yavaş yavaş tüketen bir düzendir.
Ve şunu da söylemek gerekir:
Bu şiddeti uygulayanlar aslında güçlü değildir.
Çoğu zaman kendi iç karanlığını yönetemeyen, empati yoksunu, kontrol ihtiyacını başkaları üzerinden kuran hasta ruhlu zihinlerdir.
Vicdan muhasebesini sadece çıkarlarına göre yöneten ve her koşulda kendini haklı çıkaran, diğerlerinden üstün olduğunu, övgüyü hak ettiğini düşünen karanlık psikoloji taktikleriyle yaşayan acizlerdir.
Ama…
Geçmiş, açıklamadır; mazeret değildir.
Hiç kimse yaşadığı karanlık yüzünden başkasının ışığını söndürme hakkına sahip değildir.
Adalet her çağda biraz daha eksildi.
Ve şimdi…
Gözleri bağlı bir yargıç değil, kör bir cellat gibi duruyor karşımızda.
Bu karanlık sadece kadını, çocuğu, doğayı değil; zamanı geldiğinde herkesi içine çeker.
Çünkü adaletsizlik bulaşıcıdır.
🙈🙉🙊
En büyük tehlike cehalet değil;
eğitim aldığını sanan ama vicdanı, duygusal zekası ve farkındalığı gelişmemiş kalabalıklar.
Peki, ne yapalım?
Karalar mı bağlayalım?
Hayır.
Galileo Galilei’nin dediği gibi:
“Eppur si muove.”
Yine de dönüyor dünya.
Ve ben hâlâ şuna inanıyorum:
Karanlığa rağmen ışığını kaybetmeyen,
sınırlarını bilen,
iyi niyetini sömürtmeyen,
susmak yerine üreten,
işini hakkıyla yapan kadınlar, insanlar, emekçiler hep vardı, var olacak.
İşte umut, tam olarak orada.
Ama bu kez umut bir temenni değil, bir seçimdir.
Sınır çizenlerde.
Susmayanlarda.
Normalleştirmeyenlerde.
Karanlığa rağmen iyi kalabilenlerde.
Ve belki de mesele tam burada düğümleniyor. Çok sevdiğim bilinen bir hikâyedir Ateş böceği ve Yılan.
Bir zamanlar bir yılan, bir ateş böceğinin peşine düşer.
Ateş böceği kaçtıkça o daha da hırslanır.
Planlar yapar, yollarını keser, sabırla bekler.
Ve bir akşam… tam da hesapladığı gibi onu yakalar.
Tam yutacakken ateş böceği sorar:
“Ben sana ne yaptım?”
“Hiç,” der yılan.
“Peki seni doyuracak onlarca av varken neden ben?”
Yılan cevap verir:
“Işığını görmeye dayanamıyorum.”
İşte bazen mesele budur.
Kötülük her zaman ihtiyaçtan doğmaz.
Bazen sadece ışığa tahammülsüzlüktür.
Sessiz Kalan Vicdanın Ahlâkı Olmaz
“İslamiyet, ahlâklı olan insana vurdumduymaz olmayı yasaklar.”
Ahlâk, sadece iyi niyet taşımak değildir.
Ahlâk, gördüğüne karşı sorumluluk hissetmektir.
Duyduğuna kayıtsız kalmamaktır.
Yanlış karşısında susmamaktır.
Çünkü suskunluk, kötülüğün en rahat ettiği zemindir.
Bugün birçok insan
“Ben kimseye zarar vermiyorum, iyi bir insanım.”
diyerek kendini temize çıkarıyor.
Oysa mesele sadece zarar vermemek değil;
zararı engellemek için ne yaptığımızdır.
Bir haksızlığa şahit olup hiçbir şey yapmamak,
o haksızlığın büyümesine izin vermektir.
Sessizlik tarafsızlık değildir.
Sessizlik, çoğu zaman güçlünün yanında durmaktır.
Ve gerçek şu ki:
Emeğin sömürüldüğü, şiddetin normalleştiği yerde
susmak masumiyet değil, ortaklıktır.
Ahlâk; konuşmak riskliyken konuşabilmektir.
Görmezden gelmek kolayken yüzünü dönebilmektir.
Ve en çok da…
Doğruyu, yalnız kalsan bile savunabilmektir.
Ve belki de en net gerçek şu:
Yaralı olmak, yaralamayı meşru kılmaz.
Yarasını tanıyan, başkasına şifa olmayı seçer.
Yarasını tanımayansa şiddetin her türlüsünü kullanarak gücünün yettiği herkese yara açar; kimi zaman iş yerinde emekçi çalışana, kimi zaman evde ailesine, eşine, sevdiğine, kimi zamansa evladına…
“Aldık, geçtik.
Baktık, geçtik.
Durduk, geçtik.
Sustuk, geçtik.
Vurduk, geçtik.
Ve en sonunda
emeği yok ettik.”
· Toplumun her kesiminde emek verip ışıldayan gittiği her yerde fark yaratan işini severek yapan sevgi diliyle konuşmayı kendine misyon edinen tüm emekçiler
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günümüz Kutlu Olsun...