Sahi, İstanbul’a küsülür mü hiç?

İzninizle İstanbullu kardeşlerim, bir İzmirli olarak hem gözlem hem duygularımdan faydalanarak basit bir İstanbul fotoğrafı çekeyim:

Sadece bir şehir değil ki burası, doğanın ve tarihin kucak kucağa yaşadığı, kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış gerçek bir dünya başkenti. Bir yanında Atamızın sonsuzluğa gözlerini yumduğu o hüzünlü ve mağrur Dolmabahçe, diğer yanında gizemli sütunlarıyla Yerebatan Sarnıcı... Cenevizlilerden miras kalan nazlı Galata Kulesi, cihanı yöneten Topkapı Sarayı, Aya İrini'nin yankısı ve asırlara meydan okuyan Bozdoğan Kemeri... Mimar Sinan’ın gökyüzüne mühür gibi vurduğu Süleymaniye, zarafetin simgesi Sultanahmet ve tarihin kalbi Ayasofya! Sanatın, edebiyatın, kültürün kalbinin attığı Beyoğlu, cıvıl cıvıl İstiklal Caddesi ve dünyada eşi benzeri olmayan, mavisiyle insanı büyüleyen Boğaziçi... Böylesi bir kadim güzelliğe, bunca yaşanmışlığa gönül koymak mümkün mü?

Bu medeniyetin başşehrinde tam dokuz yıl eğitimcilik yaptım. Şişhane, Ortaköy, Beyoğlu, Taksim, Halaskargazi, Şişli, Yedikule... Oh, ne güzel günlerdi! Her semtinde ayrı bir hâtıra, her sokağında ayrı bir insan hikâyesi biriktirdim.

Osmanbey’den İstanbul Metrosu’na bindim, istikamet Seyrantepe, ya da Galatasaraylıların ifadesiyle Aslantepe! Amacım, Galatasaray’ın yeni stadına bir gezi yapmaktı. Gezimi güzelleştiren öğrencim Leyla Salti’ye de bu vesileyle teşekkür ederim.

Çekine çekine, yabancı yabancı metro merdivenlerinden inmeye başladım. Metroyu İstanbullularla ilk tanıştıran (Galata-Tünel arasındakini saymazsak) Efsane Başkan Nurettin Sözen’e de selam olsun.

İnsanların kimi koşturuyor, kimi hızlı adımlarla yürüyor; kimi de hiçbir şeye aldırmadan emekli moduyla oldukça yavaş, oldukça kayıtsız bir yürüyüşle insan trafiğinin akışına mâni oluyordu. Bu da Uğurların, Orhanların öfkesini çoğaltıyordu. Uğurlar da fırsat buldu mu, bir omuz atıp geçip gidiyorlardı. Onlar bunu çarpma olarak düşünse bile bu tam manasıyla, “Ne işin var, git evinde otur” demekti.

Hafızamı biraz geriye sarıyorum... 6 Mayıs’ta İstanbul’daydım: YSK İstanbul seçimlerinin büyükşehir zarfının iptaline karar vermişti. O gün İstanbul sokaklarının dili insanların ruh halini yansıtıyordu. Yüzler asıktı, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, herkeste bastırılmış için için derin bir öfke vardı. Bunun kendi iradelerine bir darbe olduğunu düşünüyorlardı besbelli. Nihayet bir seçim yapılmış, bir sonuç tecelli etmişti. Fakat bu tecelli yok sayılarak iradenin beyanı beğenilmediği için iptal edilmişti.

Oysa 31 Mart akşamı İstanbul’da bir şeyler olmuştu, bende de bir şeyler değişmişti. Ben bu kadim şehirle, İstanbul ile barışmışım meğer. O günden sonra demiştim ki: “İstanbul İzmir olacak; bundan sonra her şey çok güzel olacak!”

Sonra 6 Mayıs’ta akıllara ziyan bir şey oldu, mantık kurallarını ters yüz eden, “Yok canım o kadar da değil, bu kadar da olmaz, sen benimle dalga mı geçiyorsun?” dedirten bir karar çıktı. Güneşin doğudan batması gibi bir şeydi bu. Aynı sandığa giren dört oydan biri geçersiz, üçü geçerli sayılmıştı. Aynen bir tencere yemeğin bir tabağının bozulması gibi!

1995’te bırakıp “Bir daha geri dönmem” dediğim İstanbul aşkım, işte o büyük iradenin tecelli ettiği 23 Haziran’da yeniden depreşti. Akıl ve izanın kazandığı, harika, harikadan da öte bir dönüm noktası yaşandı. Güzel insanlar, güzellikleri çoğaltmak için el ele verdiler; karanlıkları aydınlıklarında boğmak için akıl ve mantığı ortak payda yaptılar.

O günlerden sonra İstanbul’u her ziyaret edişimde insanları daha sempatik, dünyaya daha umutla bakar buluyorum. Bu güzellik beni heyecanlandırıyor. Ayıp olmasa, deli demeyeceklerini bilsem: Zenci, beyaz, türbanlı, türbansız demeyip tek tek öpmek geçiyor içimden! “Yaşayın!” diyorum, “Siz Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda olağanüstü bir destan yazan asil bir milletin evladısınız!”

Yanıldın ustam, “O güzel insanlar, o güzel atlara binip” gitmemişler; onlar buradaymış, yanı başımızdaymış! Onlar senmişsin, benmişim, onlar bizmişiz! Onlar her şeye karşın güvenle bakıyor geleceğe, bunca pahalılığa, bunca zamma, bunca yüke rağmen...

Bakın, yürüyen merdivenlerin kullanımı bile başlı başına bir uygarlık emaresi: Merdivenlerin sağ tarafına dizilen insanlar bir nizam içinde. Sol taraf boş bırakılmış; işi acele olanlar, genç olanlar yürüyüp geçsin diye! İşte medeniyet diyorum, ne güzel; kimse yere tükürmüyor, çer çöp atmıyor. Metro istasyonunda sokak müzisyenleri sanatlarını icra ederken bir başka güzelliğe imza atıyorlar. Kimi gitarı, kimi bağlaması, kimi neyi, kimi de kemanıyla... Burası adeta dünyaca ünlü Moskova metrosu sanki.

Yürüyen merdivenlerde nizama aykırı durumlara da rastlanmıyor değil hani! Bunlar için de “Şehrin telaşına yeni katılmışlar” diyorum, “Alışacaklar...” Eskiden belediye otobüslerinde medeniyet tacirleri bağırırdı: “Başka İstanbul yok!” Gerçekten başka İstanbul yok!

Eğitim bir anda, bir günde, bir haftada, bir yılda olacak şey değil; emek ister, yıllar ister. Ama bak ne güzel, o yürüyen merdivende sağ tarafa çekilip sol yanı geçiş şeridi olarak boş bırakmayı başardı bu şehir!

Ağustos 2026 / Salihli