Bir şey olmanın icapları vardır, onları yerine getirmeden bir şey olunmaz. Bu meslek sahibi olmak için de böyledir; insan olmak, ulus olmak, devlet olmak için de böyledir!

İnsan olmak, sonra da birey olmak her şeyden önde gelir. Önce insan olmak, birey olmak lazım. Sen sahiden haktan, hukuktan, adaletten yana isen, başkasına saygı duyabiliyorsan insansın demektir, birey oldun demektir. Ulusların ulus olabilmesi, devletlerin devlet olabilmesi, ancak ve ancak onu meydana getirenlerin birey katarına çıkabilmesi ile mümkündür! İnsanın birey olabilmesi, demokrasi ile yönetilen ülkelerin olmazsa olmazıdır. Demokrasi ve özgürlük bambaşka bir şeydir. Onun kıymetini inşallah kaybedince anlamaz insanlık; yoksa giden gider, Afganistan'da, İran'da olduğu gibi! Çünkü o, ekmek, hava, su kadar gereklidir. İnsanların bananeciliği, duyarlı yurttaşları da hiç hak etmedikleri bir yönetime mahkûm ediyor!

İnsanın insan gibi yönetilmesinin önündeki en büyük engel birey olamayanlar, kolay kandırılan çoğunluktur. İnsanın kendi kendine ettiğini, cümle âlem bir araya gelse yapamazmış. Bu açmazı, insan ruhundaki tembelliği ve bireyciliği iyi analiz eden sermaye, emrindeki güçleri çok iyi kullanarak toplumun aydınlanmasına, onların hakikaten iyi bir yurttaş gibi yaşamasına izin vermiyor. Zaten insanın insan gibi yaşayabilmesi antidemokratik, teokratik ülkelerde imkânsızdır. Çünkü o yöneticilerin istediği; kendilerine tabi, söyledikleri her türlü yalana kanan bir kitle yaratmaktır. Bunun için karşılarına kim engel çıkaracaksa, her şeyi yaparak acımasızca bastırmaya çalışırlar. Yetkileri elinde bulunduran siyasal iktidar, kolluk kuvvetlerini, adli makamları, hatta basın-yayın organlarını öyle bir kullanır ki... Ve gerektiğinde her türlü hileye başvurur, aynen Muaviye gibi.

Hani Muaviye'nin erkek deve, dişi deve hikayesi vardır ya... Küfeli’nin erkek devesini, Şamlı’nın "Bu dişi deve benim" deyip sahiplenmesi gibi. Hikâye kısaca şöyledir:

Küfeli, Ali taraftarı; Şamlı da Muaviye taraftarıdır. Şamlı, "Bu dişi deve benim" deyip sahiplenmek ister. Küfeli, "Bu deve benim, üstelik de erkek" der. Olayı hakem olan Muaviye’ye gidip anlatırlar. Muaviye, devenin Şamlı’ya ait olduğunu söyler. Hatta "Gel bunu ahaliye de soralım" der. Ahaliye sorarlar. Muaviye: “Bu dişi deve Şamlı’nındır, değil mi?” der. Onlar da “Evet, bu dişi deve Şamlı’nın,” derler.

Muaviye, Küfeli'ye dönerek:

“Bak gördün ya, her dediğime inanan emrimde binlerce insan var. Bu devenin erkek olduğunu ben de biliyorum, sen de biliyorsun. Selam söyle Ali’ye, tedbirini ona göre alsın!” der.

Yönetenlerin amacı işte böyle bir kitle yaratmaktır. Onlar okuyup yazan, sorup sorgulayan, düşünen insanı sevmez. Onların istediği:

“Evet efendim, sepet efendim, siz daha iyi bilirsiniz efendim, emredersiniz efendim…” diyecek kalabalıklardır.

Böyle insanlarla bir arada yaşamak, cehennemin dibinde yaşamak değil de nedir?

Görünen şu ki, ülkemiz de böyle bir yol ayrımına iyiden iyiye girdi. Toplumsal dayanışmayı, bir arada yaşama reflekslerimizi yok ettiler; her şey mubah oldu, yalan dolan her şey! Görüyorsunuz yalanları, kışkırtmaları... Her gün bizi birbirimize düşürmek için insanların doğuştan getirdiği farklılıkları kaşıyorlar durmadan. Goebbels tarzı bir algı yönetimiyle en adi yalanları söylüyorlar. Bakın en kutsal değerlerimiz yalanlarla nasıl tahrip ediliyor, bir arada yaşamanın, millet olmanın temeline her gün dinamit koyuyorlar!

Yazımın mihenk taşını iki anekdota dayandırıp bir şeyler yazmayı düşünürken benim mürekkepli kalem alıp başını gitti yine. Diyecektim ki, Stalin’in tavukları... Hani Stalin, bürokratlarını çağırıp zulmünün gerekliliğini bir örnekle kanıtlamak ister. Amacı, "Halka ne kadar çok zulüm yaparsan, halk o kadar çok biat eder" fikrini göstermektir. Bunun için yanındakilerden bir tavuk getirmelerini ister. Tavuğu getirirler, Stalin tavuğun diri diri tüylerini yolar. Bağrış çığırış içinde tüysüz, cascavlak kalan tavuk, can havliyle sağa sola deli danalar gibi koşturur. Stalin tavuğu çağırır, avucundaki yemden verir. Yemi yiyen tavuk, artık onun peşinden ayrılmaz olur. İşte böyle, insan da acaba tavuk gibi midir? Diğer anekdot ise, “Celladını kurtarıcı olarak görenler, aynen kasabın bıçağını yalayan ahmak koyunlara benzer,” der…

Bu iki örneği güncelleyip bugüne indirgeyecektim, mürekkepli kalemin gemine asıldım, bıraksam kendi haline neler yazacak kim bilir?

Demokrasi hakikaten çok kıymetlidir, insan hayatında su, ekmek, hava ne ise demokrasi ve özgürlük de odur. Hak, hukuk, adalet, demokrasidir; insan olmaktır. Aziz Atatürk’ün bin dokuz yüz yirmilerde bizi cumhuriyetle tanıştırması, çağdaş Batı ülkelerini hedef olarak göstermesi, kadınımıza insan olmanın vasıflarını vermesi fevkalade değerlidir. Hoş, bazı kadınlarımız ne yaptıklarını bilerek veya bilmeyerek, ilkel ve çağ dışı bir anlayışa kapılıp bu kazanımlara haksızlık ediyorlar. Onları, o karanlığı bizzat yaşayan Afganistan'ın bugünkü gerçeğiyle yüzleştirmek gerekir...

Demokrasiyi hazmetmek, demokrat bir insan olmak öyle akşamdan sabaha olacak şey değildir. Emek ister, birikim ister. Bakın Asya ülkelerine, İran’a, Afganistan’a, Pakistan’a… Arap yarımadasındaki devletleri saymıyorum bile. İran’ın, Afganistan’ın, Pakistan’ın yetmişli yıllardaki sosyal yaşamına, o yılların belgelerine, fotoğraflarına bir bakın, bir de bugünlerine! Kadınlar sokağa çıktı diye sokak ortasında kırbaçlanıyor. Küçük küçük çocuklar burkaya sokulmuş; sakal kesmenin yasak olması sebebiyle küçük erkek çocuklar, seyrek sakallar bırakmak zorunda kalmışlar…

1923’te rejimin adını "Cumhuriyet" olarak belirleyen kurucu irade ve Aziz Atatürk, sonraki yıllarda insanımızı kulluktan alıp birey katarına çıkarmak için bazı Batı ülkelerinden bile önce ileri hamleler yaparak kadınımıza, insanımıza hak ettiğini kendi eliyle teslim etmiş! Ancak ne acı değil mi; emeksiz yemek olmazmış. Bu haklara zahmetsizce sahip olan insanımızın, hele ki Nazım'ın deyişiyle o dönem "soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen" kadınlarımızın bir kısmının, kendilerine sunulan bu insanca yaşam hakkının kıymetini tam olarak idrak edememesi insanı yaralıyor…

Ve temennim odur ki, kimi siyasetçilerin maddiyat uğruna, kişisel egoları ve çapsızlıkları yüzünden hepimizin geleceği bu cehennem ateşinde daha fazla yanmasın!

Anam derdi ki: "Allah versin zevalcıklarını, toprak doyursun gözlerini!"