Ege’nin bereketli topraklarında sabahın ilk ışıklarıyla başlayan zorlu mesai, bu yıl ne yazık ki umutla değil, derin bir endişeyle devam ediyor.

Bütün bir yıl boyunca don riskine, kuraklığa ve fırtınaya göğüs geren, gece gündüz demeden bağının başında nöbet tutan üzüm üreticisi, açıklanan 80 TL’lik alım fiyatıyla büyük bir şok yaşadı. Her kalemde girdi maliyetlerinin katlandığı, enflasyonun üreticinin belini büktüğü bir dönemde açıklanan bu rakam, sadece bir fiyat kararı değil; alın terinin ve çekilen çilenin görmezden gelinmesidir.

Bu kararın arkasındaki üretim gerçeklerine bakmadan, hesabı masada yapmak oldukça kolaydır. Ancak toprağa basan ayaklar, hikâyenin hiç de öyle kolay olmadığını gayet iyi bilir. Bugün bağa giren traktörün deposunu doldurmak, geçen yıla kıyasla neredeyse iki katı bir maliyet demek. Gübre, zirai ilaç, sulama elektriği ve en önemlisi günlüğü 1.500 TL’yi aşan işçilik yevmiyeleri düşünüldüğünde; üretim maliyetlerinin %50 ile %100 arasında arttığı bir tabloda ürün fiyatının %40 düşürülmesini akılla açıklamak mümkün değil. Üretici, girdi maliyetleri karşısında ezilirken bir de üstüne ürününün değer kaybetmesiyle adeta çifte bir cenderenin içine çekiliyor.

Topraktan sofraya uzanan bu yolculukta yaşanan makas aralığı ise işin bir başka acı veren boyutu. Üreticinin elinden kilogramı 80 TL’ye çıkacak olan kuru üzüm, zincir marketlerin raflarına ve ihracat kanallarına girdiğinde katbekat fazlasına alıcı bulacak. Aradaki aracıların, tüccarın ve dağıtım ağlarının kazandığı bu sistemde, asıl yükü çeken ve riskin tamamını üstlenen çiftçi ne yazık ki masadan her zaman en az payla kalkıyor. Don riski, dolu yağışı, kuraklık ve hastalıklarla mücadele eden üretici, yıl sonunda elde ettiği gelirle borcunu dahi kapatamayacak noktaya geliyorsa, burada dönüp makroekonomik dengeleri yeniden sorgulamak gerekir.

Açıklanan 80 TL’lik rakam için "bu henüz bir avans fiyatı, nihai fiyat piyasaya göre belirlenecek" denilse de, bu durum üreticinin belirsizlikle yaşama kaygısını azaltmıyor. Çiftçi önünü göremediği, yaptığı harcamanın karşılığını alıp alamayacağını bilmediği bir denklemde üretime devam etmekte zorlanıyor. Maliyetlerin altında kalan alım fiyatları, kısa vadede çiftçinin cebini yaksa da uzun vadede ülkenin tarımsal geleceğine sürülmüş bir ipotek anlamı taşıyor.

Çünkü bu sürdürülemez ekonomik tablo, yavaş yavaş en büyük tehlikeyi doğuruyor: Çiftçinin toprağa küsmesi. Topraktan kopan, bağını söküp satan ya da ekmekten vazgeçen her üretici, sadece kendi geleceğini değil, bu ülkenin gıda güvenliğini ve ihracat gücünü de beraberinde götürüyor. Tarımsal üretimin devamlılığı, çiftçinin insanca yaşayabileceği ve emeğinin karşılığını alabildiği bir kâr marjıyla mümkündür. Üreticinin zarar ettiği bir sistemde ne rekolte sürdürülebilir olur ne de kırsalda nüfus tutulabilir.

Sonuç olarak; Manisa’dan Salihli’ye, Ege’nin dört bir yanındaki bağlarda asılı kalan şey sadece üzüm salkımları değil, üreticinin geleceğe dair umutlarıdır. 80 TL’lik alım fiyatı, piyasa gerçekleriyle ve tarım sahasındaki maliyetlerle bağdaşmamaktadır. Eğer Ege’nin bu sarı altını dalında çürümeye terk edilmek istenmiyorsa, acilen üreticinin girdi maliyetlerini dengeleyecek ve emeğini koruyacak adımların atılması şarttır. Unutulmamalıdır ki; tarlada kazanamayan çiftçi üretemez, çiftçinin üretmediği bir ekonomide ise günün sonunda herkes kaybeder.