Zorunlu trafik sigortasına getirilen yeni kurallar ve katlanan maliyetler, "kötü sürücüyü cezalandırma" kılıfıyla sunuluyor. Peki, her gün bir yenisi eklenen bu masraflar arasında arabaya binmek artık dar gelirli için bir lüks mü oluyor?

Sabah direksiyonun başına geçip kontağı çevirmek, günümüz Türkiye’sinde sadece bir yerden bir yere gitmek anlamına gelmiyor. Artık her kontak çeviriş, cüzdandan ciddi bir meblağın buharlaşması demek. Benzin fiyatı, kasko, MTV, bakım masrafı derken bugün itibarıyla yürürlüğe giren zorunlu trafik sigortasındaki yeni kurallar, araç sahiplerinin sırtındaki yükü bir kat daha artırdı.

Yetkililere ve sigorta sektörünün temsilcilerine sorarsanız durum çok makul. Diyorlar ki: "Yeni sistemle iyi sürücüyü ödüllendiriyoruz, kurallara uymayan kötü sürücüyü ise yüksek primlerle cezalandırıyoruz. Böylece trafikte güvenliği artıracağız." Kulağa ne kadar hoş, ne kadar kurumsal geliyor değil mi?

Ama gelin, o parlak cümleleri bir kenara bırakıp hayatın gerçeklerine bakalım. Yüksek enflasyon ortamında yedek parça fiyatları, işçilik maliyetleri ve araç değerleri zaten uçmuş durumda. Buna bağlı olarak sigorta primleri son iki yılda katlanarak arttı. Yeni getirilen kurallar ve taban fiyat düzenlemeleri, "iyi sürücü" ilan edilen vatandaş için bile ödenmesi çok zor rakamlar çıkarıyor ortaya. Yani sisteme göre "ödüllendirilen" sürücü bile aslında ceza öder gibi prim yatırıyor.

Peki ya dar gelirli vatandaş?

Yıllardır birikim yapıp ayağını yerden kesecek, işine gücüne gidecek yaşlı bir araba satın almış emekliyi, memuru, işçiyi düşünün. Aracın kendi değeri zaten kısıtlıyken, istenen yıllık zorunlu sigorta bedeli arabanın neredeyse çeyrek fiyatına ulaşıyor. Bu durum sürdürülebilir mi? Dar gelirli sürücü için araç kullanmak artık bir ihtiyaç değil, doğrudan "lüks tüketim" haline geliyor.

Burada insan sormadan edemiyor: Biz gerçekten trafikteki can ve mal güvenliğini mi sağlamaya çalışıyoruz, yoksa sigorta şirketlerinin bilançolarını garanti altına alıp onları yeni bir zafere mi taşıyoruz? Güvenlik; cezaları ve primleri artırarak, maliyetleri sıradan vatandaşın omuzlarına yıkarak sağlanmaz. Güvenlik, nitelikli denetimle, altyapıyla ve caydırıcı adalet mekanizmalarıyla sağlanır.

Bugün gelinen noktada, anahtar teslim masraflarını karşılayamayan binlerce insan aracını kapının önüne çekip çürümeye bırakmak ya da riski göze alıp sigortasız yola çıkmak arasında sıkışmış durumda. Trafikteki sigortasız araç sayısının artması ise paradoksal bir şekilde yine en çok kurallara uyan dürüst vatandaşın başını yakacak.

Araba sahibi olmak bir ayrıcalık değil, modern dünyada temel bir ulaşımsal ihtiyaçtır. Ancak uygulanan bu yeni mali politikalarla birlikte gidişat net: Yollar yavaş yavaş sadece yüksek primleri rahatça ödeyebilenlerin rahatça tur attığı alanlara dönüşüyor. Trafikte güvenliği artırmak bahanesiyle, dar gelirlinin elindeki son ulaşım özgürlüğünü de çekip alıyoruz.