Gidengelmez Dağları'ndaki Tınaztepe Mağarası'ndan çıkınca yönümü Bozkır'a çevirdim.
Buralarda dağların heybeti insanı ürkütüyor. Meyreli Ömer Erdem'in deyişiyle, ne zaman başımı kaldırsam karşıma bir Toros zirvesi çıkıyor.
Odun ateşinde çay içmek için Dereli yakınlarında mola verdim. Yerel ürünleri incelerken pekmezli tahin ikram ettiler. Çay eşliğinde, turizmden emekli Derelili Hamza Çelik'le yöre üzerine koyu bir sohbete daldık.
"Konya'da dört yıl kaldım. Üniversiteyi orada okudum."
"Benim çocuklar da sosyal bilgiler öğretmeni."
"Konya'da Bağyurdu Köyü'nden bir arkadaşla kalıyorduk. Son sınıftaydı. Çalışkandı. Akademisyen oldu; Prof. Dr. İbrahim Güler..."
"Vefat etmiş o. Benim çocuklar tanıyor. Vefat ettiği gün anlatmışlardı…"
“İbrahim Hocam, öğrenciyken Konya'da annesine bakıyordu. Kardeşleri Elmacıydı. Bozkır elmasının tadını da ilk Bozkırlıyı da onun şahsında tanımıştım.”
"Onların köyü elmacılığıyla meşhurdu."
“Çalışkanlığı disiplini hepimize örnek olmuştu. Bitirme tezini de yöresi üzerine hazırlamıştı. ‘Abisi, geçen asırda Suğla Gölü'nde balıkçılık yapılırmış.' derdi."
“Suğla Gölü'nü de ilk kez ondan duymuştum. Onun acısına dayanamayan annesi de kısa süre sonra bu dünyaya veda etmişti.”
"Allah rahmet eylesin."
Vedalaştık.
Bu duygular içinde Bozkır'a ulaştım.
Adının Bozkır olduğuna bakmayın. Batıdaki pınarlardan doğup şehri ikiye bölen Çarşamba Suyu, bütün kollarıyla bu toprakları cennet gibi donatmış. "Bozkır, Çarşamba'nın çocuğudur." desek mübalağa etmiş olmayız.
Buraya ikinci gelişim. Yıllar önce Hadim-Taşkent seyehatimde birkaç saatliğine uğramıştım.
"Bozkır dedikleri büyük kasaba..." diyordu türkü. Bir zamanlar kalabalıkmış, sonra göç vermiş. Kuşlara Bak Kuşlara filminde ima edilen Tahinci Aliler'in zamanı geride kalmış. Bugün küçük, şirin bir Anadolu kasabası. Belki de "Sakin Şehir" olmaya aday...
Bu topraklardan çok sayıda entelektüel yetişmiş. Eserlerinden tanıdığım İbrahim Güler, Faruk Sümer, Hüseyin Algül ve Ömer Erdem, Kemal Çelik bunlardan sadece birkaçı.
Dere boyunda yürüyerek, bir zamanlar şehre adını verdiği söylenen belediye önündeki antik aslan heykelini geçtim. Tertemiz akan derenin karşısındaki Çağlayan Lokantası'na girdim. Bildik Anadolu esnafı... Herkes “arabaşı” söylüyordu. Daha önce Ermenek'te denemiş ama içememiştim. Ben de “yayla” söyledim.
Vişne zamanı...
Cuma Pazarı kalabalık. Bildiğimiz Anadolu kasaba pazarı. Doğal, en azından yerli ürünler arıyorum pazarda.
Dereli Hamza’nın söylediklerini hatırladım:
"Hocam, hakikati konuşmak gerekirse yaylalarda gördüğünüz ballar da dâhil doğal hiçbir şeyimiz kalmadı artık."
Şimdi durum nasıldır bilmem.
Çocukluğu buralarda geçen Ömer Erdem, Çocuğu Gezdiriyorlar adlı deneme kitabında "Yaşlılar hiç belli olmadan ölüverirdi. Yatalak hasta nadiren görülürdü." Diyor.
Köylü kadınlar kendi ürünlerine alıcı bekliyor. Yer üzümü henüz çıkmamış. Birinden armut, diğerinden çakır domates aldım. Armut küçücük ama ağızda dağılan cinsten.
"Bir taş attım alıca..." türküsündeki "Şu Dere'nin armudu" belki de bu armuttu.
Dere boyunda kahvehaneler sıralanmış. En kalabalık olana oturup çayımı yudumlarken Çarşamba Suyu alıp götürdü beni.
Önce Mavi Kanyon'a... Sonra Apa Barajı'na... Oradan da Çatalhöyük yıllarına...
Sekiz bin yıl önce Çatalhöyük'e hayat veren bu su, işte şimdi de ayaklarımın dibinde usul usul akıyordu. Aynı güzergâhı kullanan Çatalhöyüklüler de buradaki madenleri işleyip kendilerine süs eşyaları yapmışlardı.
"Bana da bir çay..."
Bu sesle kendime geldim.
Görmek için sabırsızlandığım bir yer daha vardı. Antik dönemde bu bölgede yaşayan İsaurialıların başkenti Zengibar Kalesi.
Hemen yola koyuldum.
İsauria, Keykubat, Homanada Via Sebaste yolları hep bu coğrafyada düğümleniyor. Bütün yollar buradan geçiyor. Bu yüzden de tarih boyunca düşmanı eksik olmamış buraların.
Zengibar kalesine çıkış için Hacılar Köyü yakınlarından yürüyüşe başladım. Zirvedeki kale ilk başta görünmüyor. Yaklaşık beş kilometrelik tırmanışın ardından şehrin giriş kapısına ulaştım. Her yer ıssız. Kuleli Kemerli giriş, ana yol, sarnıçlar, sur ve bina yıkıntıları, nekropol ve taş ocakları fısıldaşıyorlar. Sessizliği palazlanan bir keklik alayı bozuyor. Çok aşağılarda yörük damları gözüküyor.
Torosların zirvesinde, sıradağların arasında, son derece korunaklı bir noktada. Bütün antik yollara, Suğla Ovası’na yaylalara hâkim bir kent.
Anadolu insanının özgürlüğüne düşkünlüğü burada da karşımıza çıkıtı.
Yapılan araştırmalara göre savaşta yenileceklerini anlayan İsaurialılar geceleyin çocuklarını, eşlerini ve yaşlılarını evlere kapatıp ateşe veriyorlar, alevler göğe yükselirken düşmana ganimet bırakmamak için bütün değerli eşyalarını da ateşe atıyorlarmış.
Son nefeslerine kadar savaştıktan sonra da kendilerini alevlere bırakarak evleriyle birlikte toprağa karışıyorlarmış.
Gün sarkmaya başladı.
Buralar kendi âlemine çekiyor insanı.