Filtre dediğimiz şey gerçekten yalnızca makinelerin işi mi?

Yağdan tortuyu, sudan kiri, havadan zehri ayıran düzenekler…

Oysa bedenimiz de durmadan süzer: Büyük bir nimet olan böbreklerimiz, farkına varmadan kanımızı arıtır durur.

Aslında hayatın kendisi de bir süzgeçtir.

Neyi içeri alacağımıza, neyi dışarıda bırakacağımıza özenle karar vererek yaşarız. Biraz da seçebildiğimiz şey kadar insanız.

Ne var ki söz konusu “dil” olunca bu özen kayboluyor.

Düşünmeden konuşuyor, süzmeden aktarıyoruz., Bir şekilde bize ulaşan bir “haber”i kritik etmeden başkalarının sırtına yükleyip, oradan uzaklaşıyoruz.

Oysa söz, ağızdan çıkmadan önce kalpte beklemeyi hak etmez mi?

Antik çağdan kalan bir anlatı vardır. Sokrates, kendisine söylenecek her sözü üç kez tartmadan dinlemez:
“Doğru mu?

İyi mi?

Yararlı mı?”

Belki de asıl soru şudur: Söylemesek eksilir miyiz?

Platon’un hocasına armağan ettiği üç altın heykel anlatısı bu yüzden hâlâ dolaşır dillerde.

Birinin kulağından giren tel , ağzından çıkar.

Bir başkasında, bir kulaktan girer, ötekinden çıkar.

Üçüncüsünde ise tel ilerler… durur… kalpte kalır.

Bu heykeller üç insan hâlini anlatır:

Duyduğunu hemen yayanı, boşboğazı, duyduğunu hiç tutmayanı ve duyduğunu içinde tartanı.

İnsanı insan yapan, işte bu sonuncusudur.

Bugün ise durum tersine dönmüş gibi. En çok konuşanlar en çok bilen sanılıyor. Bütün mecralarda herkes konuşuyor. “Filitresiz diller”de fareler halay çekiyor.

Dinlemek zahmet, susmak zayıflık, düşünmek gecikme sayılıyor.

Söz çoğaldıkça anlam azalıyor; gürültü yükseldikçe hakikat boğuluyor.

Bir zamanlar söz yüreğe uğrardı. Azdı ama ağırdı. Şimdi çok ama hafif.

Hasılıkelam:
Sözü değerli kılan, ne kadar söylendiği değil, hangi “süzgeçten” geçtiğidir.