Susurluk Çayı'nı geçip uzaktan “Ben buradayım” diyen Çataldağ’a yöneldim. Çaylak Şelalesi’ni ve Yayla Çayır Göleti’ni selamlayarak Serçeören yolu ortalarından sapan orman yolunda durdum. Yıpranık ahşap levhada sadece “İda-Madra Yürüyüş Rotası” yazıyordu.
Çeşme başında iki dağcı zirve için hazırlanıyordu. Hareket etmek üzerelerdi. Yüzlerinde ciddi bir ifade vardı. Selam verdim:
“Çataldağ’a mı gidiyorsunuz? Size katılabilir miyim?”
“Biz Çobantepe’ye gideceğiz”
“Tamam, ben de oradan Granit Kaya’ya geçerim.”
Aceleyle hazırlığımı yaptım. Çam ve saçlı meşelerle çevrili orman yolundan yürüyüşe başladık. Bir süre sessizlik oldu. Dağcılıkta bazen günü berbat eden tiplerle karşılaşılır. Herhâlde benim de ayak bağı olacağımı düşünmüş olmalılar.
Sessizliği ben bozdum:
“Nereden geldiniz?”
“Balıkesir’den.”
“Ben de Salihli’dan. Genellikle bağımsız yürürüm. Boş zamanlarımda gitmediğim yerleri keşfetmeye çalışıyorum. Bugün de rotam Çataldağ.”
“Ben Mustafa, eşim Özlem. İkimiz de emekliyiz.”
“Ne güzel, ailece yürüyorsunuz.”
Yürüyüş hızlandıkça sohbet de koyulaştı. Tempolarına uyabildiğimi görünce biraz rahatladılar. Onları daha da rahatlatmak için:
“BALDAK’ın yürüyüşlerini takip ediyorum.” Dedim.
“Biz de onlarla yürüdük.”
“Balıkesir’de akademisyen ve yazar arkadaşlarım var.”
Bu sırada Özlem Hanım da sohbete katıldı:
“Mustafa da yazıyor. Bir kitabı da var.”
“Ne üzerine yazıyorsunuz?”
“Dağcılık üzerine. Basıldı.”
“Adı?”
“Doğayı Yaşamak.”
“Merak ettim. Linkini gönderir misiniz?”
Tam o sırada bir eksiklik hissettim. Aceleyle çıkarken telefonu arabada unuttuğumu fark ettim. Biraz moralim bozuldu ama Çataldağ zirvesinde yaşayacağım heyecanı düşününce keyfim yerine geldi.
Artık aramızda yavaş yavaş bir yol arkadaşlığı oluşmaya başlamıştı.
“Biz eşimle her yıl şakayık mevsiminde buraya geliriz. Geçen hafta da geldik ama hiç göremedik. Bahar gecikmişti. Bu hafta açmışlardır diye umut ediyoruz.”
Yüksek irtifa yürüyüşlerinden, Spil Dağı'ndan, Yunt Dağı'ndaki Türkmen Şelalesi'nden söz ettik. Konu bir ara İstiklâl Yolu'na ve Sakarya Meydan Muharebesi sahalarına geldi.
“ Sakarya savaş alanlarında üç gün yürümüştüm. Orada Kadim Albay rehberlik yapmıştı bize.”
Mustafa Bey gülümseyerek:
“Kadim benim okul arkadaşım.” dedi. “Sakarya şehitliklerini Çanakkale kadar görünür hâle getirmek için uğraşıyor.”
“Siz de albay mısınız?”
“Evet. Emekli olduktan sonra dağcılığa başladık. Eşimle birlikte keşif yürüyüşleri yapıyoruz. Kalabalık bir gruba rehberlik ediyorum. Her ay yeni bir rotada Balıkesir'in dağlarını tanımaya çalışıyoruz.”
“Ben de emniyetten emekliyim, dedi Özlem Hanım.”
Dağcılık, kitaplar, orman yangınları, piknikçilerin bıraktığı çöpler derken sohbetimiz kayın ormanlarının içine kadar uzandı.
Bir süre sonra dik bir patikadan Çobantepe'ye yöneldik. Dev kayaların çevresinde şakayıklar görünmeye başlamıştı. Fotoğraf çekmek için sık sık duruyorduk. Yörede ayı gülü diye bilinen şakayıklar bütün zarafetlerini sergiliyordu. Japonların sakurası varsa bizim de erguvanımız, lalelerimiz var. Güzelliklerini sergiler, vazifesini yapar geçip giderlerler bu dünya üzerinden.
Az ileride başıboş dolaşan besili sığır sürüsüne rastladık. Buraların yılkıları sayılırlardı. Ortalık birden köpek sesleriyle yankılandı. Hiçbirimizde köpek savar yoktu. Bu yüzden rotamızı biraz geniş tutarak sadık bekçilere tehdit olmadığımızı göstermeye çalıştık.
Sonra karşımıza Çataldağ'ın en büyülü görüntülerinden biri çıktı.
Tepenin arka yüzü öbek öbek şakayıklarla kaplanmıştı. Düzgün gövdeli kayınlar şahittir ki her birinin hâlini hatırını sora sora ilerledik ve sonunda ilk zirveye ulaştık.
Çobantepe'deyiz.
Parça parça dev kayalar, otlayan sürüler, mavinin altında sonsuz bir yeşillik…
Seyir noktasına çıkıp etrafı doya doya izledik. Uludağ silsilesinin uzantıları ufka kadar uzanıyordu. Manyas Gölü tarafları seçiliyordu. Aşağıda Susurluk Çayı kıvrıla kıvrıla akıyordu.
Karşıda ikinci zirve yükseliyordu.
İki zirvenin arasında derin bir boğaz vardı. Gür kayın ormanlarının içinden birdenbire göğe fırlamış gibi duran yekpare Granit Kaya bütün heybetiyle karşımdaydı.
Yeni yoldaşlarım Mustafa Albay ve Özlem Hanım zirvenin tadını çıkarmaya hazırlanıyordu. Burada kahvaltı yapıp döneceklerdi. Ben ise karşıdaki Granit Kaya'ya geçecektim.
Benim için biraz endişelendiler. Patikayı tekrar tekrar tarif ettiler. Telefon numaramı aldılar. Vedalaştık.
Kayınların karlı halini de hayal ede ede, iki zirveyi ayıran derin boğaza doğru yürümeye başladım.
Kayın ormanları göğü ve ufku tamamen kapatıyordu. Patikayı yer yer nemli otlar örtmüştü. Böyle durumlarda yön duygusuna güvenmek gerekir. Doğayı okumayı, risk almayı, hatta zaman zaman kaybolmayı seviyorum. Çizilmiş ve kayda geçmiş rotaların dışına çıkmanın kendine özgü bir heyecanı vardır.
Dik bir yamaçtan aşağı inerek göğün göründüğü çeşmeli boğaza ulaştım.
Sonrasında yeniden sık kayın örtüsünün içine girdim. Sağlam, düzgün ve uzun ömürlü ağaçlar ufku tekrar kapattı. Kuzeye doğru tırmanarak zirvenin görünmeye başladığı açıklığa ulaştım.
İşte bütün haşmetiyle karşımdaydı.
Göğe ağmış köpük köpük yükselen yekpare Granit Kaya...
“Acaba beni kabul edecek miydi?”
Bir süre dinlendikten sonra gözüme kestirdiğim bir noktadan tırmanmaya başladım ve zirveye ulaştım.
Burası gökle yerin birleştiği yer gibiydi.
Fakat beni karşılayan şey manzara kadar sertti.
Rüzgâr daha ilk anda hırpalamaya başladı beni. Neredeyse geri inmeye zorlayacaktı. Kendi kendime:
“ Senin adın Granit Kaya değil, “Yellikaya” olmalıymış.” diye mırıldandım.
Kaya çıkıntılarının kuytusuna sığınıp rüzgârın dinmesini bekledim. Dinmedi.
Tutunarak çevreyi seyrettim. Hemen dönmek istemiyordum. Tekrar duldaya çekilip oturdum.
Anladım ki dağ bir şeye kızmıştı. Misafir kabul edecek ruh hâlinde değildi. Kim bilir belki de beni piknikci zannetmişti. Ben de bu tavrını saygıyla karşıladım…
Görüntü almak da nasip olmadı. İyi yürüyüşcü Jean-Jacques Rousseau'nun "Yalnız Gezerin Düşleri"nin ilk cümlesini mırıldandım kendime:
"İşte yeryüzünde yapayalnızım."
Bir süre sonra kayalar arasında bulunan tarihî kapıya benzeyen bir geçitten inişe başladım. Kayaya oyulmuş basamaklar dikkat çekiyordu. Sanki burada bir zamanlar insanlar yaşamış, ibadet etmiş, iz bırakmışlardı. Gergin olmasa, beni hırpalamasaydı bütün bunları konuşacaktık kendisiyle, ama olmadı.
Aşağıdaki boğaza indim. Kayın ormanlarının sağlam şemsiyesi altında, suların akış yönünü takip ederek orman yoluna çıktım.
Oradan da aracıma...
Akşam üzeri Mustafa Albay'dan bir mesaj geldi:
"Hocam iyi akşamlar. Biz de sizden yaklaşık on beş dakika sonra hareket ettik. Size yetişemedik. Telefonunuz yanınızda olmadığı için meraklandık. Granit Kaya'ya çıkıp geri döndük. Arabanızı yerinde göremeyince rahatladık."
Hemen cevap verdim:
"Komutanım, ilginiz ve rehberliğiniz için çok teşekkür ederim. Hızlı bir şekilde çıkıp indim.”
O gün anladım ki Mustafa Albay yalnızca bir asker değil; aynı zamanda bir doğasever, bir yazar, bir kâşif ve insanlara yol gösteren gerçek bir rehberdi.
Yollarda insan bazen bir dağ keşfeder, bazen bir manzara...
Bazen de bir insan…
Şunu ğendim.
“Yolda olanlar, karşılarına hangi sürprizin çıkacağını asla bilemezler.”