Gemiyi limanda çürütmeyi de, konfor alanında pineklemeyi de hiç sevemedim.

Bu yüzden bilinmezliklere yelken açmak benim yaşam tarzım oldu. İyi de oldu.

Yatay ve dikey yolculuklar sayesinde insan hem iç âlemini hem de dış dünyayı keşfediyor.

İç dünyamızı sarıp sarmalayan dış dünya iki farklı varlık alanından oluşuyor. Biri doğal varlık alanı; oluşumunda, yaratılışında insanoğlunun herhangi bir dahlinin, emeğinin ya da müdahalesinin bulunmadığı doğal dünya, yani natura.

Diğeri ise tarihsel varlık alanı; insanın kendi ihtiyaçlarını karşılamak için Paleolitik Dönem’den günümüze kadar çağlar boyunca düşündüğü, ürettiği ve inşa ettiği her türlü maddi ve manevi üretim alanı. Buna kısaca kültürel varlık alanı da diyoruz.

Günümüzde ne yazık ki hem doğal varlık alanlarımız hem de kültürel mirasımız, gözü doymayan insanın tehdidi altında.

Soma girişindeki “unutmadık unutmayacağız” yazılı Maden Şehitiği’nde mezarlıkta yatan 301 maden şehidimizi ziyaret edip, dualar gönderdikten sonra kıvrımlı bir yoldan Darkale Köyü’ne ulaştım.

Amacım, daha önce yüzeysel olarak gezdiğim; iki bin yılı aşkın tarihi ve doğal güzellikleriyle donanmış, bugün ise sessizliğe gömülmüş bu eski yerleşimi daha derinlemesine keşfetmekti. Burası, 19. yüzyıla kadar modern Soma’nın bağlı olduğu, o zamanki adıyla Tarhala Kazası’ydı.

Nedense çeşitli sebeplerle yer değiştirmiş ya da eski ihtişamını kaybederek yerini ovadaki yeni yerleşimlere bırakmış dağ köyleri bana hep hüzünlü görünür. Yanlarına yaklaşıp biraz hâl hatır sorsanız sizinle dertleşecek gibidirler. Zaten gelenlerin çoğu da onlarla konuşmadan birkaç fotoğraf çekip gider.

Ben bu fırsatı kaçırır mıyım?

Asartepe’nin eteklerindeki derin vadinin başında bulunan, şırıl şırıl Kırkoluk Çeşmesi’nin üst tarafındaki Kırkoluk Camii’nin kalem işi süslemelerine bakarak, şırıltılar ve kuş cıvıltıları eşliğinde, asırlık çınar kestane ağaçlarının koyu gölgesinde çayımızı söyledik, sohbete daldık.

Şekersiz çayından bir yudum alıp yutkunduktan sonra anlatmaya başladı:

“Burası çok korunaklı bir yer. Etrafı tepelerle çevrili. Su kaynakları bol, vadi verimli. Tarih boyunca insanları kendine çekti. İlk yerleşimi Bergama Krallığı kurdu. Ana yollar buradan geçiyordu. Bu yolları kontrol etmek için tepelerde karakollar ve kaleler inşa ettiler. Burasını aynı zamanda sayfiye yeri olarak kullandılar.

Ama o dönemden pek kalıntı kalmadı. Sadece Bergama döneminden değil, Roma İmparatorluğu döneminden de çok az iz var. Buna karşılık erken ve orta dönem Bizans eserleri oldukça fazla.”

“Onlar nasıl kalmış?” diye sordum.

“Burası Bizanslılar için önemli bir yerleşim merkeziydi. Vadiye yerleştiler, yamaçlarda tarım ve hayvancılık yaptılar. Asartepe’ye bir sarnıç ve gözetleme kulesi inşa ettiler. Tepedeki kalıntılar hâlâ görülebilir. Ayrıca burası bir piskoposluk merkeziydi. Hatta meşhur İznik Konsili’ne temsilci bile gönderdiler.”

“Türk dönemine ait eserler de oldukça fazla.”

“Evet. Erken Osmanlı döneminde Güdük Minare’nin bulunduğu mahalle kuruldu. Klasik dönemde yerleşim genişledi, nüfus arttı ve burası kaza merkezi oldu. Hamam, onlarca çeşme, Kırkoluk Camii, çamaşırhane, mahalle fırınları, ticaret merkezi, su ve yağ değirmenleri hep o dönemlerden kaldı.

Daha sonra Bakırçay Ovası’na açılan bölgede kurulan Germe Köyü büyüyerek Soma adını aldı ve kaza merkezi oldu. Tarhala ise küçülerek köye dönüştü ve Soma’ya bağlandı.”

“Cumhuriyet döneminde ne oldu?”

“Köy olarak varlığını sürdürdü. Tarhala adı Darkale’ye dönüştürüldü. Bir ilkokul binası yapıldı. Şimdi atıl durumda ama görmeni çok isterim.”

Atıl ilkokul binasını anlatırken gözleri nemlendi. Sessizlik çöktü. Yaklaşık on beş dakika hiç konuşmadık.

Birer çay daha içtik ve yeniden görüşmek dileğiyle vedalaştık.

Köye girdim.

Tam bir Osmanlı yerleşimi görünümündeydi; fakat yorgun ve harap. Dar ve kıvrımlı yollar, susuz çeşmeler, yıkık fırınlar... Hiç kimseye rastlamadım. Sadece birkaç tavuğun sesi duyuluyordu.

Birkaç evin altından geçip Güdük Minare’nin önünden köyden çıktım.

Dik yamaca kurulu köyün güneyinde, nar bahçeleri arasında, hakkında bilgi edinemediğim fakat oldukça iyi korunmuş bir derviş mezarı bulunuyor.

Baş taşında şu sözler yazılıydı:

Bin Dervişler Sultanı’ndan,

Derdine derman isteyen gelsin

Canına can isteyen gelsin.

Mektebimizdir;

İlim ile irfan isteyen gelsin.”

Ruhuna bir Fatiha gönderip Asartepe’nin doğusuna doğru yükselen antik yoldan yürümeye başladım. Dev kayalıkların diplerinden geçerek zirveye ulaştım.

Burası her yere hâkim bir tepeydi. Horasan harçlı, iki gözlü Bizans gözetleme kulesi hâlâ ayaktaydı. Eteklerinde tarihi evleri ve Güdük Minare’siyle sakin Tarhala, ovada hareketli ve gürültülü Soma, daha ileride termik santral ve kömür ocakları, ufukta Sevişler Barajı ve Savaştepe sırtları...

İnsanın oradan inesi gelmiyor.

Doğal olanla tarihî olan öylesine iç içe geçmiş ki...

İnsan, bu coğrafyayı seçenleri ve buraya hayat verenleri takdir etmekten kendini alamıyor.

Bu duygularla ön duvardan Kırkoluk Meydanı’na indim.