Sözüm ona modern dünya diye anılan günümüzün insan üzerindeki yıkıcı etkileri her gün derinleşerek sürüyor. Sahiciliğini kaybetmiş toplumlar ve insanları ihtiraslarının kurbanı oluyorlar. Hiçbir zaman kendilerini sorgulamadan toplum üzerindeki adaletsizliklerini, acımasızlıklarını, baskılarını sürdürmelerini yoğunlaştırıyorlar. Onların ilkelerinde emeksiz zenginlik, niteliksiz eğitim, emeksiz aşklar, sevgiler bulunur. Sokaklarda korku kol geziyor. Uyuşturucular, kaçakçılar, evsizler , barksızlar ve yurtsuzlar. Küçük yaşlardaki çocuklar eli silahlı çete oldular. Mutlu ve geleceği olanlar zevk içinde yaşayan bir avuç azınlık ve çevresinde onlara benzemeye çalışan küçük bir insan gurubu.

Böyle bir dünyada ve ülkede onulmaz hastalığa yakalanmış insanlardan ve toplumdan ne bekleyebiliriz? Bir anda ne yapılabilir ki ? Karanlık, sokaklardan evimize ve içimize doğru akıp gidiyor. Kendimizle baş başa kaldığımızda, kendimizi aramaya başlıyoruz. Kendimizi nerede kaybetmiştik ? Bu ezici ve yok edici ortamdan nasıl çıkarız ? İşte tam burada çıkış yolu, yani aydınlık karanlığın içinden çıkıp gelecek bundan hiç kuşkunuz olmasın. Ne olursa olsun hep böyle oldu toplumlar ve insanlar geçmişteki karanlıkları yaşananları düşünürseniz bulacaksınız. Ortaçağ Avrupa’sı gibi.

Böyle zamanlarda çocukluğumuzu aramak, özlemek, birazda rahatlamak isteriz. Bir geçmiş olarak görmemeliyiz çocukluğumuzu, her birimizin hikayesinin mayalandığı zamandır. Her toprağa uyabilen bir bitki kökü gibidir çocukluklarımız. Kendimize, zamanı anlamlandırmaya yarar. Çocukluk basittir. Sarsıcı bir sadeliktir. Çocukluğumuzla şekillenir her özelliğimiz. Her davranış, her anlayış, her özellik orada gizlidir aslında.

Şehre ulaştıklarında sabah olmuştu. Bir traktörün kasasında uyuyup kalmışlardı. Uyandıklarında ilk gördükleri insan beyaz kısa pantolonlu kendileri gibi bir çocuktu. Karşılarındaki caminin yanındaki eve yerleşeceklerdi. Küçük bir sokaktı orası. Komşuları İzmirli Melahat teyze, İrfan usta, Konyalılar ve hacı dedeydi. Evlerinin önü çayırdı. Üzerinde her gün top oynanırdı. Karşı tarafta sonradan sınıf arkadaşları olan Hülya ve Kulalı Selahattinlerin evleri vardı. O küçük, sakin ve geceleri sarı ışıklı elektrikle aydınlanan sokaklarında mütevazi bir hayatları olan komşularıyla çabuk kaynaşmışlardı.

Sokağın en renkli ve farklı insanı Melahat teyzeydi. O evinde radyodan dinlediği şarkılara yüksek sesle eşlik ederdi. Ayrıca evindeki plak çalar daki şarkıya göre hem söyler hem de evinin salonunda oynardı. El çırpışları ve sesi sokağın içine yayılıp giderdi. Komşuları bu durumdan çok hoşnuttular. Eşi İzzet amca dokuma fabrikasında ustaydı. Büyük oğlu tornacı kalfasıydı. Dönemin yakışıklı delikanlılarındandı. Askerliğini deniz askeri olarak yapmıştı. Beyaz bahriyeli elbisesi ve özel şapkası çok yakışmıştı. ‘’Çiyan ‘’ lakaplı delikanlı geçen zamanda Salihli sanayi çarşısında açtığı atölyesinde kamyonların daha fazla yük taşımaları için yarattığı ilave yapıyla ve soyadı olan ‘’Çelen Dingil’’ adıyla üretim yapmıştı. Mahallenin çocukları O’na imrenerek ve sevgiyle, sempatiyle bakarlardı.

Mahallenin çocukları her gün yolun kenarındaki çayırda kan ter içinde kalarak oynarlardı. Nihayet o alana okul yapılması amacıyla temel kazılmıştı. Temelleri yer altı suyu doldurduğundan bir zaman inşaat yapılamadı. Temellerdeki su üzerine buldukları kalasları koyarak yüzdürürlerdi. Kimi zamanda şaka da olsa tehlikeli oyunları da vardı birbirlerini suya düşürüp kurtarmak, önce korkarak sonrada bayılıncaya kadar gülmek. Üzerlerindeki giysileri kuruyuncaya kadar evlerine gidemezlerdi. Annelerinin tepkilerini bilirlerdi. Paslanmış demirli elektrik direğinin altında üşümekten titrer halde babalarını bekleyenler olurdu. Bu kadar ayaz sonunda eve varıldığında yine olacak olurdu. Dayaktan kurtuluş olamazdı. Ramazan ayında, Onlar en mutlu günlerini yaşarlardı. Akşam ezanı okunmadan önce iftarlarını açmak için insanlar evlerinden börek, çörek, kurabiye gibi yiyecekler getirirlerdi. Sokağın çocukları ramazan boyunca evlerinde göremedikleri yiyeceklerle oruçlarını açarlardı. Akşamları Teravih namazı sonunda gazoz satanların bağırışları ve testerenin tersiyle şişeyi açarken çıkan patlama seslerini duydukça eğlenirlerdi.

Okul zamanı gelmişti. Yakınlarındaki tarihi okulun öğrencileri olmuşlardı. Sokağın çocukları aynı sınıftaydılar. En çalışkanları Hülya’ydı. Kuru dereden çok az su akardı. Karşıya geçiş üzerine konulan kalaslarla olurdu. Çok yağışlı havalarda taşardı. Suyun alçalmasını beklerlerdi. Yeni kalaslar atılır ve evlerine gidebilirlerdi. Şimdi o sokak büyük bir caddenin parçası oldu. Okul hayatını sürdürüyordu. Cami yeniden yapılıyordu. Sokak, araçlardan ve çıkardıkları gürültülerden bıkıp usanmaktaydı. Sokak artık o sokak değildi. Çocuklukları neredeydi ? Yaşadıkları sürece o sokağın içindeydi. Kendilerini orada bulacaklardı ve çocukluklarını aramaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdi.