Son zamanlarda dikkatinizi çekiyor mu? Sokakta yürürken, trafikte beklerken ya da bir market kuyruğunda... Sanki herkes bir yere yetişmeye çalışıyor, sanki herkesin barutu burnunda. En ufak bir hatada parlamaya hazır, omuz omuza çarpsak "pardon" demek yerine kavga etmeye yer arayan bir topluma mı dönüştük?

Siyasetin gerginliği, geçim derdinin ağırlığı ve ekranların o hiç bitmeyen gürültüsü derken; galiba en çok insanlığımızı ve nezaketimizi o karmaşanın içinde düşürüp kaybettik.

Cebimizdeki telefonlar bizi dünyaya bağlıyor ama yanımızdaki insanın gözlerine bakmayı unutturuyor. Bir sofraya oturuyoruz, ellerde telefonlar... Bir manzara görüyoruz, tadını çıkarmak yerine "paylaşmanın" derdine düşüyoruz. Beğeniler artıyor, takipçiler çoğalıyor ama akşam kafamızı yastığa koyduğumuzda hissettiğimiz o "derin yalnızlık" bir türlü azalmıyor. O "boşluk" hissi, bazen bu dijital dünyada da karşımıza çıkıyor. Gerçek bağlar zayıfladıkça, sahte pırıltıların esiri oluyoruz. Birbirimize "nasılsın" diye sormak bile bir "mesaj" mesafesine indi; oysa biz, ses tonundaki bir titremeyi, gözdeki bir buğuyu anlayarak birbirine tutunan bir milletiz.

Eskiden mahallelerde çocuklar dilediğince oyun oynar, insanlar kapılarının önünde, balkonlarında mutlulukla otururdu veya otobüslerde yaşlıları görünce yer verirdik. Bir komşunun tenceresi kaynarken, diğerinin aç kalmayacağından emin olurduk. Şimdi ise yan dairemizde kim oturuyor, kimin cenazesi var, kimin düğünü var bilmiyoruz. Şehirler büyüdü, binalar yükseldi ama içimize kapandıkça daraldık, sıkıştık.

Trafikte korna çalarak haklı çıkacağını sananlarla, sosyal medyada klavye başında en ağır hakaretleri savuranlar aynı yorgunluğun eseri. Öfke, çaresizliğin maskesidir. Biz bugün o maskeyi indirip, altındaki o yaralı ve yorgun insana bakmayı başarmak zorundayız.

Hayat, büyük başarıların ya da devasa makamların toplamı değildir aslında. Hayat; bir sabah günaydınında, bir esnafın ikram ettiği çayda, bir çocuğun bir sokak hayvanının başını okşarken aldığın o huzurda gizlidir. Siyasetin kutuplaştıran dilinden, sosyal medyanın sahteliğinden sıyrılıp; "İnsan insanın yurdudur" düsturuna geri dönmemiz lazım.

Gelin bugün bir şey deneyelim. Hiç tanımadığımız birine selam verelim. Trafikte birine yol verelim. Komşumuzun halini soralım. Dünya, biz birbirimize iyi bakarsak iyileşecek. Çünkü bu hayat, ne kavga edecek kadar uzun, ne de kalbini kırdığımız birinden özür dileyemeyecek kadar garantili.

Yarın çok geç olmadan; biraz yavaşlayalım, biraz dinleyelim ve en çok da birbirimizi sevelim.