Hani şu resim derslerinde, öğretmenin perspektifi en yalın haliyle anlatmak için kağıdın ortasında birleştirdiği o uçsuz bucaksız tren yolları... Biz matematikçilerin paralel doğruları tarif ederken sığındığı o nizamlı çizgiler... Üzerinden kömürlü lokomotiflerin homurtularla geçtiği, şimendiferlerin yükünü omuzlayan, çocukluğumuzun üzerinde cambazlık yaptığı o büyülü raylar…

Çocukluğumun dekoru, Ahmetli’deki o tren yolunun hemen yanı başındaki evimizdi. Biz, oyunlarımızı rayların soğuk demirine çarpıştırarak büyüdük. Bir çiviyi rayın üstüne bırakıp trenin devasa ağırlığı altında yassılaşmasını izlemek ya da küçük bir demir paranın devasa bir pula dönüşmesini görmek; ta@rif edilemez bir keşif hazzıydı bizim için. Bazen bir iğne bırakırdık o devasa tekerleklerin altına; iğne rayın içine hapsolurdu da bir daha çıkmazdı... Bu küçük "mucizeler" hoşumuza giderdi. Taş da koyardık bazen ama korkumuzdan büyüğüne cesaret edemezdik; koca treni deviririz sanırdık. Belki de bu yüzden, tren yoluyla koyun koyuna büyüyen çocukların başına pek kaza gelmezdi; biz o devasa çelik yığınlarıyla beraber nefes almayı, onlarla yaşamayı öğrenmiştik. Yine de istasyonda duran bir tren varsa, komşumuzun küçük oğlunun bizi raylarda gördüğündeki o korku dolu feryadı hâlâ kulaklarımda…

Tren yolunun içinde yürümek, bambaşka bir hürriyetti. Eskiden demir olan, sonraları betona dönen o traversetleri ikişer ikişer atlayarak ilerlemek, arada bir rayın üzerinde denge kurup cambazlık yapmak en büyük eğlencemizdi. Kilometrelerce giderdik de yol yormazdı bizi. Tabii her zaman manzara toz pembe olmazdı; o eski kara trenlerin tuvaletleri doğrudan rayların arasına boşalırdı, hayatın o pek de hoş olmayan gerçekleriyle de orada tanışırdık.

"Şeytan Treni" derdik; hani şu yol mühendislerini taşıyan küçük motorlu araçlara… Onlar geçerken var gücümüzle el sallardık. Bir de yol bakım işçilerinin kendi kol güçleriyle yürüttüğü o manivelalı araçlar vardı. İşçiler yanlarında erzak torbaları, kazma ve kürekleriyle geçerlerdi selam vererek. Hep hayalimden geçerdi o aracın üzerine çıkıp, o kolu ritimle aşağı yukarı hareket ettirerek yolları kat etmek…

Biz trenle akraba olmuştuk ama evimize gelen misafirler öyle mi ya? Tren geçerken yer sarsılır, onlar deprem oluyor sanıp bir korkuyla irkilirlerdi.

Rahmetli baannem saati söyleri trenler geçerken, on oturayı derdi saat on da geöen oturaya, akşam yedi derdi bu talebe treni az farkla sati bilirdi ,o tarihlerde dedemin köstekli saatinden başka saat yoktu belki evde......

Yıllar döndü, dolaştı ve kader beni yine bir tren yolunun yakınına yerleştirdi. Şimdi kışın sessizliği çökse de biliyorum ki yaz geldiğinde o tanıdık düdük sesleri penceremden içeri dolacak. Meğer ne çok özlemişim tren yollarını…

Bu bağ hiç kopmadı zaten. Kızımın Manisa’daki öğrencilik yılları sayesinde haftada bir trene binmek, benim için bir ulaşım değil, adeta bir nostalji seyahati oldu. Arkadaşlarla toplanıp Alaşehir’e, Eşme’nin pazarlarına yaptığımız o tren yolculukları; dağların arasından kıvrılarak, tünellerin karanlığından geçerek süzülmek ayrı bir zarafetti. Şimdi en büyük temennim, o uzun ve masalsı Kars Ekspresi yolculuğuna çıkabilmek. İnşallah o eşsiz ray sesi, bana o uzun yolun masalını da anlatır.