Yağmur...


Yağmur deyince zihnimde ilk beliren, ortaokul sıraları oluyor. Sıra arkadaşımla o meşhur şarkıyı mırıldanışımız yankılanıyor kulaklarımda: "Yağmurun sesine bak, aşka davet ediyor; cama vuran her damla beni harap ediyor..." Sonra 70’li yıllarda izlediğim o yabancı film düşüyor aklıma: Yul Brynner’ın başrolünde olduğu "Yağmurla Gelen Adam". Filmin konusunu yıllar içinde, televizyonda tekrar izlememe rağmen unutmuşum; fakat o şiddetli yağmur sahnesi ve aktörün o kendine has kel başı, bir tablo gibi zihnimdeki yerini koruyor. Bir de rahmetli eşimin o güzel sözü: "Yağmurun ilk başladığı an edilen dua kabul olur." derdi. 2009 yılının o nisan yağmurlarında, Yeşilyurt Araştırma Hastanesi’nin penceresinden yağmuru izlerken ettiğim dualar hâlâ taze... Elbet her şeyin en iyisini Yüce Yaradan bilir.


Çocukluğumuzda, tek odalı sobalı evlerde yağmur yağınca canımız sıkılırdı. "Anne, ben Abdullahgilin sayasının altında oynayabilir miyim?" diye izin isterdik. O tarihlerde Ahmetli’de yer evleri vardı; her evin bahçesinde "saya" denilen, at arabalarının konduğu, ocaklığın bulunduğu yarı açık, korunaklı alanlar olurdu. İzni koparınca, sanki sözleşmişiz gibi üç beş çocuk hemen toplanırdık. At arabasının içinde köşe kapmaca oynar, sayanın altındaki o daracık toprak zeminde oyunlar kurardık.


Dışarıda yağmur bardaktan boşanırcasına yağarmış, bizim umurumuzda mı? Ne ekmek derdimiz vardı o zamanlar ne de yakacak... Arada bir oyunu bırakıp yağmuru seyretmeye dalardım. O çocuk halimle uzaklara bakıp hayallere dalmayı çok severdim. Hâlâ da öyledir; camdan yağmuru izlemenin keyfi başkadır benim için. Belki bir gün, şair dostlarımın affına sığınarak, yağmur üzerine bir şiir de ben yazarım... Ve her yağmurda o çocukluk tekerlemesi dilime dolanır: "Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor..."
Yağmur yağdığında hava yumuşar, insanı üşütmez. Eskiler pek "yağmur" demez, "rahmet yağıyor" derlerdi. Çünkü yağmur, toprağa sindire sindire kavuştuğunda gerçekten bir rahmettir. O ilk damlalarla birlikte yükselen toprak kokusu, insanın genzine misk-i amber gibi dolar.


Bazen hafifçe ıslanırsın; saçların nemlenir. Sonra geçersin sıcacık sobanın arkasına, üzerine tatlı bir mahmurluk çöker... İşte o anlarda edilen kısa bir uyku, insana en büyük şifadır, ilaçtır.
İnsanlar hep "Afatsız ver Allah’ım!" diye dua ederler. Yağmur berekettir ama mevsiminde güzeldir. Ağustos ayında bağcı, üzümünü sergiye yatırdı mı gözü hep havadadır; o vakit yağmasın diye dua eder.


Ben yağmurlu şarkıları hep çok sevdim: "Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar..." ya da "Hani bir nisan yağmurunda ıslanacaktık..."
Rabbim ülkeme afatsız, bereketli yağmurlar nasip etsin. Bolluk olsun, barış olsun...