Bizim öğrencilik yıllarımızda ilkokul çocukları "podye" giyerdi. Şimdilerde bazılarının "Podye de ne ki?" dediğini duyar gibiyim… Podye; arkadan düğmeli, insanın tek başına giymesi neredeyse imkânsız olan o meşhur siyah önlüğün diğer adıydı. Üzerine de boynumuzu çevreleyen, kar gibi kolalı beyaz yakalarımız takılırdı.
Kız çocuklarının önlükleri kumaşından dolayı biraz daha parlak olurdu. Benim önlüğümü de biraz parlakça bir kumaştan almışlardı da evdekilere "Ben kız önlüğü giymem!" diye az eziyet etmemiştim. Ama Allah var, yakalarım hep bembeyaz ve dipdiri kolalı olurdu. Bolca yedeği de vardı; hatta önlüğüm bile yedekliydi… Tabii her çocukta yedek önlük bulunmazdı. Gerçi rengi siyah olduğundan kirlendiğini de pek belli etmezdi ya… Ama yakanın yedeği yoksa, iki günde leş gibi oluverirdi. Tarlada, bağda bahçede çalışan ailelerin çocukları o yakayı temizleyecek zamanı bulamaz; günlerce o kirli yakalarla okula gelip giderlerdi.
Sonraları bu duruma pratik bir çözüm buldular. Pazarlarda naylon yakalar satılmaya başlandı, çocuklar da onları taktı. Ne var ki o naylonlar, o körpecik çocukların boyunlarında kıpkırmızı çizikler, yara izleri bırakırdı… Bizler ise birkaç yıl giyilip yıpranmış o emektar podyeleri hemen kenara atmaz; yazları çırak olarak girdiğimiz tamirci dükkânlarında giymeye devam ederdik. Nitekim yağ, pas, kir götürürdü o önlükler…
Ama podyelerimiz ve üzerlerindeki o kar gibi beyaz yakalarımızla hepimiz tek tiptik. Okula yeni başlayan bir çocuğun memur evladı mı, amele çocuğu mu, zengin mi yoksa fakir mi olduğu hiç anlaşılmazdı. Herkesin pazardan aldığı ya da evde diktirdiği bir podyesi, bir de beyaz yakası vardı. Ve en önemlisi, biz çok mutluyduk… Hani şimdilerde çeşit çeşit, cıvıl cıvıl okul kıyafetleri içinde bir türlü mutlu edemediğimiz çocuklar var ya; işte onlara inat, bize milli ve dini bayramlarda alınan tek bir yeni kıyafet dünyaları bahşetmeye yeter, yüreğimizi bayram ettirirdi.
Çantalarımıza gelince… Ahşaptan yapılma, üzeri teneke kaplı, tek gözlü ve tıpkı bir "bont" çantayı andıran kutu gibi çantalarımız vardı. Bazılarımızda ise fermuarlı, tek gözlü naylon çantalar bulunurdu. O naylon çantaları, Ahmetli’nin asfalt kaplı üç caddesinden biri olan İstasyon Caddesi boyunca yere fırlatır, sürükleye sürükleye kaydırır ve daha bir yıl bile dolmadan eskitirdik. Durumu biraz daha iyi olanların meşin, yani deri çantaları olurdu. Onlar eskidiğinde hemen tamir ettirilir, arkadan gelen o cefakâr ve fakir komşu çocuklarına miras kalırdı…
Sarı saman kâğıdından matematik defterlerimiz, çift çizgili yazı defterlerimiz ve sayfalarının başına imrenerek sol anahtarı çizdiğimiz müzik defterlerimiz vardı. Bu defterlerin sol kenarındaki kırmızı çizgilerin hemen önüne rengârenk kenar süsleri yapardık. Silgilerimiz kaybolup gitmesin diye tam ortasından deler, içinden ip geçirip boynumuza asardık. Ahşap, sürgülü kalem kutularımız olurdu. İçindeki kurşun kalemleri büyüklerimiz çakıyla bir güzel sivriltirdi; hatta bazen kalemin iki tarafını da açarlardı ki bir tarafının ucu kırılınca hemen diğer tarafını kullanabilelim… Bazı arkadaşlarım ise küçüle küçüle parmak kadar kalmış kurşun kalemlerinin arkasına, bitmiş bir tükenmez kalemin kapağını takarak uzatır, son kırıntısına kadar öyle kullanırdı.
Öğretmenlerimiz sınıftaki iki sırayı birleştirip "küme" yapar, bizlere grup çalışmaları yaptırırdı. Ben de az küme başkanı olmadım… Evlerimizde öyle kütüphane gibi çalışabilecek geniş alanlarımız yoktu. Bu yüzden ya birimizin evinde toplanırdık ya da Gazi İlkokulu’na yakın Anıt Park’ın içindeki Atatürk büstünün kaidesine defterimizi kitabımızı yayar, derslerimizi orada çalışırdık. Grupla birlikte hareket etmeyi, paylaşmayı, iş bölümünü o kaidenin etrafında öğrenirdik. Sınıf mevcutlarımız belki azdı, imkânlarımız yok denecek kadar kıttı ama yüreği memleket sevdasıyla çarpan idealist öğretmenlerimiz vardı. Yıl sonlarında müsamereler düzenler, kırlara gezilere giderdik. Gezilerimiz de genellikle ya Sart Harabeleri’ne ya da Gökkaya’nın o serin ormanlık alanına olurdu…
O devirlerde bizler; siyah podyeli, kısıtlı imkânlara sahip ama gözlerinin içi gülen çocuklardık. Okullarımıza binbir yoklukla ama büyük bir aşkla gittik. Sokaklarında özgürce koştuğumuz, toprağına haşır neşir olduğumuz o çocukluk yıllarımızı ve saf mutluluğumuzu şimdi ne zaman hatırlasam, içimde ince bir sızı belirir…