İnsanın çevresinde hiçlik, zamandan ve mekândan mutlak anlamda yoksun bir boşluk vardı. insan bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu ve onunla birlikte düşünceler de bir aşağı bir yukarı bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu, sürekli gidip geliyordu. Fakat sonuçta düşüncelerin de ne kadar herhangi bir özden yoksunmuş gibi görünürlerse görünsünler, bir destek noktasına ihtiyaçları vardır, aksi takdirde dönmeye ve anlamsız bir biçimde kendi etraflarında çember çizmeye başlarlar; onlar da hiçliğe dayanamazlar. İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan tekrar tekrar bekliyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız yalnız.
Stefan Zweig (Satranç sayfa:38-39)
Yıllar boyu bundan başka bir şey konuşamaz olmuştuk. O zamana kadar tekdüze birtakım alışkanlıklar içinde geçen günlük yaşantımız, aynı ortak kaygının çevresinde dönmeye başlamıştı birdenbire. Günün ilk ışıklarıyla horozlar ötmeye başladığında, bu saçma olayın gerçekleşmesine yol açan bulunan sayısız rastlantılar zincirini sıraya koymaya çalışırken yakalıyordu bizi, bunu da sırları açıklığa kavuşturma kaygısıyla yapmadığımız besbelliydi, içimizden hiçbiri kaderin onun için seçtiği yerin ve görevin neler olduğunu kesin olarak bilmeden hayatını sürdüremezdi.
Gabriel Garcıa Marquez (Kırmızı Pazartesi -Sayfa :87)
Umudunuzu kesmeyin, mantıklı davranın. Yalvarırım, en sonunda her şey geçecek, her şey geçmişte kalacak.
Diğer insanların kederini de üstlenirseniz, hayatınızı ağır bir yük hâline getirirsiniz.
Mihayloviç Dostoyevski (İnsancıklar-Sayfa:105)
Ardından yine bir sessizlik oldu. Karşılarında duran manzaranın varlığı gelip ikide bir cümlelerin arasına giriyordu sanki. Girince de göz alabildiğine genişliyor, genişlerken derinleşiyor, derinleşince gölgeleri, renkleri ve ışıltılarıyla birlikte bir vakit ince ince titreşiyor, sonra da neredeyse bir ışık hızıyla geri çekilip eski yerine yeniden yerleşiyordu.
Hasan Ali Toptaş (Heba-Sayfa:133)
Yaşam aslında neydi? Sıcaklıktı aslında; biçimi korumaya çalışan süreksizliğin bir ürünüydü ve kendi karmaşık ve iç içe geçmiş yapıları da sürekli olmayan protein moleküllerinin sonsuz çözülümüne ve yeniden yapılanmasına eşlik eden maddenin ısısıydı. Yaşam, aslında var olması olanaksızın var olmasıydı. Var olmak için kalıtımsal yeteneği olmayan ama yalnızca varoluşun noktasında, bu ateşli iç içe geçmiş çürüme ve yenilene işleminin bir yerinde, tatlı-acı bir süreksizlikle dengeyi tutturabilen bir şeyin varoluşuydu. Ne maddedendi ne de bir ruhtu. İkisi arasında bir şeydi; maddeyle ortaya çıkan bir çağlayanın üzerindeki gökkuşağı ya da bir kıvılcım gibi.
Thomas Mann (Büyülü Dağ-sayfa :341)
Şehir kış gecelerinden birini daha yaşıyor, kıyametin kopacağından haberi yok; yalnız Moskova’nın değil, Paris’in, Nevyork’un, İstanbul’un, Singapur’un Pekin’in, yeryüzündeki bütün şehirlerin haberi yok bundan.Her biri, kimisinde şimdi gündüz, kimisinde sabah karanlığı, kimisinde öğle sıcağı, dertleri sevinçleri, umutları, kederleri, otomobilleri, atlı arabaları ve rişkalarıyla fabrikaları, mağazaları, taştan, tahtadan, kâattan evleri, işe giden, işten dönen, işte çalışan, başıboş dolaşan, kahvelerde oturan, parklarda öpüşen, sinemaları dolduranlarıyla, doğanları, ölenleriyle yaşamalarını sürdürüp gidiyor.
Nâzım Hikmet (Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim-sayfa:83)