Üzerinde yürüdüğümüz bu topraklar, binlerce yıldır bize sadece rızık değil, aynı zamanda bir gelecek sundu. Ancak bugün, o bereketli ovaların yerini gri beton yığınlarının aldığını görmek, bir toplumun kendi köklerini kendi elleriyle kesmesini izlemek gibi.

Bir zamanlar uçsuz bucaksız uzanan, her mevsim başka bir renge boyanan tarım arazilerimiz, şimdilerde devasa fabrikaların, kontrolsüz yapılaşmanın ve "modernleşme" adı altındaki talanın kurbanı oluyor. Toprağın üzerine beton döktüğünüzde sadece o yılın hasadını değil, gelecek nesillerin mutfağındaki ekmeği de gömüyorsunuz. Çünkü betonun üzerinde başak yetişmez, betonun suyu toprağa geçmez ve toprak bir kez küstü mü geri döndürmek imkansızdır.

Çiftçilik, bugün ne yazık ki en ağır bedellerin ödendiği ama karşılığının en az alındığı mesleklerden biri haline geldi. Artan girdi maliyetleri, iklim krizinin getirdiği belirsizlikler ve plansız ithalat politikaları arasında sıkışan üretici, en sonunda ata yadigarı toprağını satıp şehre göç etmeyi bir "kurtuluş" olarak görüyor. Oysa çiftçinin toprağını satması, bir ülkenin gıda bağımsızlığının kalesinden bir tuğla daha düşmesi demektir.

Ege’nin o dünyaca ünlü üzüm bağları, zeytinlikleri ve pamuk tarlaları yerini sanayi bölgelerine bıraktıkça, sadece doğa değil soframızdaki bereket de azalıyor. Bizler market raflarındaki fahiş fiyatlardan şikayet ederken, aslında o fiyatların temelinde; yok edilen meralar, imara açılan ovalar ve toprağıyla bağı koparılan köylü gerçeği yatıyor. Toprağa yatırım yapmayan bir toplum, sofrasındaki tabağı dışarıya mahkûm etmeye mecburdur.

Şehirleşme elbette bir ihtiyaçtır, ancak bu ihtiyaç doğanın kalbine saplanan bir hançer olmamalıdır. Birinci sınıf tarım arazilerinin sanayi tesislerine veya lüks konutlara kurban edilmesi, kısa vadeli kazançların uzun vadeli bir felakete değişilmesidir. Oysa akıllıca bir planlamayla; kayalık bölgelere konut, verimsiz arazilere fabrika yapabilir, ovayı ise kutsal bir emanet gibi koruyabilirdik.

Çiftçiye sadece "üret" demek yetmez; ona toprağını koruyacak güvenceyi, emeğinin karşılığını ve toprağında kalma onurunu vermek zorundayız. Gençlerin tarımdan kaçtığı, ortalama çiftçi yaşının her geçen gün yükseldiği bir ülkede, tarımsal kalkınma sadece kağıt üzerinde kalan bir hayalden ibarettir. Toprağın gerçek sahibi, ona eliyle dokunan, onu terleyen ve onu gözü gibi koruyandır.

Toprak bizim en sadık dostumuzdur; ona ne verirsek bize onu geri verir. Bugün biz ona beton verirsek, yarın o da bize sadece açlık ve kuraklık verecektir. Ovalarımızı, bağlarımızı ve zeytinliklerimizi korumak sadece bir çevrecilik meselesi değil, bir beka davasıdır. Gelin, toprak daha fazla küsmeden bu yıkımı durduralım ve bereketli yarınlar için toprağımıza, üreticimize sımsıkı sarılalım.