Kahramanmaraş’ta bir okulda yaşanan o korkunç saldırı haberi, gündeme bomba gibi düştü ve hepimizin içini sızlattı. Çocuklarımızı sabah evden uğurlarken, onları en güvenli yer olduğunu düşündüğümüz okul sıralarına emanet ediyoruz. Ancak yaşanan bu son olay, o "güvenli liman" algısının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha yüzümüze çarptı. Bir okulun bahçesine, sınıfların kapısına kadar bu şiddetin sızabilmesi, hepimizi derin bir endişeye sevk ediyor.

Peki, biz nerede hata yapıyoruz? Genelde bu tarz olaylardan sonra ilk akla gelen çözüm, okul kapılarına daha fazla güvenlik görevlisi dikmek veya her köşeye kamera yerleştirmek oluyor. Elbette bunlar fiziksel güvenlik için şart. Okul giriş-çıkışlarının bir devlet dairesi disipliniyle denetlenmesi, turnike sistemlerinin kurulması ve yabancı kişilerin okul koridorlarında elini kolunu sallayarak gezmesinin engellenmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Ancak meselenin bir de görünmeyen, yani psikolojik ve sosyal boyutu var. Şiddet, bir anda ortaya çıkan bir canavar değildir; genellikle geliyorum diyen bir süreçtir. Okullarımızdaki rehberlik servislerinin sadece ders başarısı veya tercih dönemi için değil, aynı zamanda potansiyel şiddet eğilimlerini fark etmek ve önlemek için de aktif çalışması gerekiyor. Sorunlu bireylerin veya dışarıdan gelebilecek tehditlerin önceden analiz edilmesi hayati önem taşıyor.

Bir diğer önemli nokta ise toplum olarak şiddete olan tahammülümüzün artmış olması. Televizyondan sosyal medyaya kadar her yerde karşımıza çıkan şiddet dili, ne yazık ki okul bahçelerine kadar sirayet ediyor. "Eğitim" dediğimiz şey sadece matematik veya Türkçe formülleri değildir; bir başkasının canına, hakkına ve alanına saygı duymayı öğretmektir. Bu değerleri çocuklarımıza aşılamadığımız sürece, her okul kapısına bir ordu diksek de tam anlamıyla güvende olamayız.

Önlemlerden bahsederken yerel yönetimlere ve emniyet güçlerine de büyük iş düşüyor. Okul çevrelerindeki tekinsiz noktaların temizlenmesi, okul önlerinde devriye faaliyetlerinin sıklaştırılması ve okul yönetimleriyle sürekli bir iletişim hattının kurulması gerekiyor. Bir olayın yaşanmasını bekleyip sonra "önlem alacağız" demek yerine, riskleri önceden belirleyen proaktif bir yaklaşım benimsemeliyiz.

Son olarak, bu acı olaydan çıkarmamız gereken en büyük ders; güvenliğin bir paket program değil, bir kültür olduğudur. Velisinden öğretmenine, kantincisinden mahalle bakkalına kadar herkesin okulun güvenliği konusunda uyanık olması şart. Bir yabancı görüldüğünde sorgulanan, bir gerginlik sezildiğinde müdahale edilen bir toplumsal bilinç oluşturmak zorundayız.

Diliyoruz ki Kahramanmaraş’ta yaşanan bu dram son olur. Ancak biliyoruz ki gerçek çözümler kağıt üzerinde değil, sahada ve vicdanlarda alınır. Çocuklarımızın güvende olduğu, öğretmenlerimizin sadece dersine odaklandığı sabahları hep birlikte inşa etmek zorundayız.