Salihli’de akşam saatlerinde yollara çıkan herkesin ortak bir şikâyeti var: Göz kamaştıran farlar. Oysa caddeler aydınlık, sokak lambaları görevini yapıyor, görüş mesafesi büyük ölçüde yeterli. Buna rağmen bazı sürücüler, ısrarla ve inatla uzun farlarını açık tutarak trafikte adeta görünmez bir tehlike yaratıyor. Bu, basit bir sürüş hatası değil; başkalarının hayatını hiçe sayan bir alışkanlık.
Gece sürüşü, zaten başlı başına dikkat ve hassasiyet gerektirir. İnsan gözü karanlıkta farklı çalışır; ani ve yoğun ışık, geçici körlüğe neden olabilir. Karşıdan gelen bir aracın uzun farları, birkaç saniyelik görüş kaybına yol açar. Belki kulağa kısa bir süre gibi geliyor ama o birkaç saniye, bir direksiyon kırma anı, bir frene geç basma ihtimali, bir yayanın fark edilememesi demektir. Kısacası, telafisi olmayan sonuçların başlangıcıdır.
İşin düşündürücü tarafı şu: Bu durum çoğu zaman zorunluluktan değil, tercih ve alışkanlıktan kaynaklanıyor. “Daha iyi göreyim” düşüncesiyle yakılan uzun farlar, aslında karşıdaki sürücünün hiçbir şey görememesine neden oluyor. Yani biri daha iyi görmek isterken, diğerini tamamen kör ediyor. Trafik dediğimiz şey ise tek taraflı bir alan değil; ortak bir yaşam alanı. Orada alınan her karar, sadece sizi değil, başkalarını da etkiliyor.
Bir diğer mesele ise empati eksikliği. Direksiyon başına geçen herkes, aynı zamanda potansiyel bir karşı sürücüdür. Bugün uzun farıyla karşısındakini zor durumda bırakan biri, yarın aynı durumun mağduru olabilir. Ancak ne yazık ki trafikte bu basit empatiyi kurmakta zorlanıyoruz. Kurallar yazılı olabilir, cezalar belirlenmiş olabilir ama asıl eksik olan şey, bu kuralların içselleştirilmesi.
Denetim boyutu da göz ardı edilmemeli. Trafik kurallarının uygulanabilirliği, sadece var olmalarına değil, ne kadar denetlendiğine bağlıdır. Uzun far ihlalleri belki hız ya da kırmızı ışık kadar sık gündeme gelmiyor ama en az onlar kadar tehlikeli. Bu konuda daha görünür denetimler yapılması, sürücülere “kimse bakmıyor” rahatlığını yaşatmamak açısından önemli.
Öte yandan bu mesele, sadece cezayla çözülebilecek bir konu da değil. Eğitim ve farkındalık şart. Sürücü kurslarında anlatılan bilgiler çoğu zaman ehliyet alındıktan sonra unutuluyor. Oysa trafik kültürü, sürekli canlı tutulması gereken bir bilinç meselesi. Belki yerel kampanyalarla, belki basit uyarı mesajlarıyla bu farkındalık yeniden hatırlatılabilir.
Unutulmaması gereken çok basit bir gerçek var: Trafikte güçlü olan değil, dikkatli olan kazanır. Uzun farını açık tutarak yolu daha iyi gördüğünü düşünen bir sürücü, aslında başkalarının hayatını riske atarak ilerliyor. Bu da ne sürücülükle ne de sorumlulukla bağdaşır.
Geceyi gündüze çevirmeye çalışırken, başkalarını karanlığa mahkûm etmemek gerekir. Çünkü trafikte asıl mesele, ne kadar iyi gördüğünüz değil; başkalarının da güvenle görebilmesini sağlamaktır.