Bir dağcı için bazen en güçlü motivasyon, belki de çok uzaktan gördüğü bir zirvenin zihinde bıraktığı ize kalp çarpıntılarının eşlik etmesidir.
Ekim ayında Emir Dağları’nı ilk kez Çay tarafından görüp hikayesini de öğrenince “ben bu dağı istiyorum” diyen kalbimin çağrısına cevap verdim.
Yola çıkmadan önce biraz tedirgindim. Çünkü bazı faaliyetler bittiğinde geriye sadece yürüdüğün parkur ve kilometre kalmaz; insan sanki farkında olmadan içindeki bazı sesleri ve duyguları da geride bırakır. Bu dağın bende nasıl bir iz bırakacağını kestiremiyordum ama dönüşte aynı kişi olmayacağımı seziyordum.

Sabah güneşin yükselmesiyle birlikte patikaya adım attığımda, zihnimdeki tedirginliğim yerini meraka bırakmaya başladı. Emir Dağları uzaktan göründüğü kadar sessiz değildi; her yamacında farklı bir hikâye, her dönüşünde yeni bir manzara saklıydı. Yükseldikçe geride kalan sadece rakım değildi. Günlük hayatın gürültüsü, yetişme telaşı ve insanın omuzlarına fark etmeden yüklediği ağırlıklar da adım adım aşağıda kalıyordu.

Dağlarda en çok sevdiğim şeylerden biri, insanı kendisiyle baş başa bırakmasıdır. Bir noktadan sonra ne telefonun sesi vardı — zaten hat da yalnızca bazı sırtlarda kendini hatırlatıyordu — ne de dış dünyanın beklentileri; yalnızca nefes alışverişlerin, ayaklarının ritmi ve önünde uzanan rota vardır. Her mola anında, bu dağa neden gelmek istediğimi biraz daha iyi anladım.
Zirveye yaklaştıkça uzaktan bakıp hayalini kurduğum dağın şimdi tam kalbinde yürüyordum. Belki de dağcılığın en büyülü yanı buydu; önce bir görüntü zihnine düşer, sonra o görüntü seni saatlerce peşinden sürükler ve sonunda seni hayal ettiğin yerin tam ortasına bırakır.
Bazı dağlar uzaktan bakıldığında yalnızca kaya, taş ve rüzgârdan ibaretmiş gibi görünür.
Oysa bazı dağlar yalnızca göğe yükselmez; hafıza tutar.
Kayıp isimleri, yarım kalmış şiirleri, geciken adaletleri sessizce saklar.
Belki de bu yüzden günün ilk ışığı önce onları selamlar.
Tam da bu yüzden Emir Dağları benim için sadece bir zirve değil, aynı zamanda yıllar öncesinden bugüne uzanan bir hikâyenin sessiz tanığıydı.
Rüzgârın sırtlarında dolaştığı bu dağlar, bir zamanlar burada yaşamış insanların izlerini, özlemlerini ve mücadelelerini hâlâ taşıyor gibiydi.
Zirveye vardığımda karşımdaki manzaradan çok, hissettiğim sessizlik etkiledi beni.
Bu sessizlik boş değildi; aksine söylenmiş ve söylenememiş nice sözle doluydu.
İnsan böyle anlarda kendi içine de bakıyor; yol boyunca taşıdığı yükleri, unuttuğu hayalleri ve susturduğu sesleri görüyor. İnsan, o sessizliğin içinde en çok kendini duyuyordu.
Dönüşe geçtiğimde geride bıraktığım şey sadece 15 km’lik bir rota değildi.
İçimde dolaşan bazı soruların ağırlığı da dağın bir yamacında kalmıştı.
Emir Dağları bana yeni cevaplar vermedi belki ama hangi sorularla yürümem gerektiğini yeniden hatırlattı.
Emir Dağları bana susmanın da bir hükmü olduğunu hatırlattı.
Ve bazen bir dağın insana verebileceği en kıymetli şey de budur:
Zirveyi değil, kendine giden yolu göstermek.
Bu anlamlı yolculukta emeği ve katkısı olan rehberimiz Çaydos Dağcılık Başkanı Ali Demiral’a ve aynı rotayı paylaştığım tüm ekip arkadaşlarıma teşekkür ederim. Dağlar insana kendini hatırlatırken, birlikte yürümenin değerini de öğretir. Bu güzel günü paylaştığım herkes, Emir Dağları’nın bende bıraktığı izde ayrı bir yere sahip oldu.