Modern hayat, insanı durmadan bir yerlere yetişmeye çağırıyor. Yapılacaklar listeleri uzuyor, boşluklar hızla dolduruluyor. Çalışmadığımız anlarda bile elimiz telefona gidiyor, bir şeyler izliyor, okuyor ya da kendimizi başka uğraşlarla oyalıyoruz. Boş kalmak, birçok kişi için huzurdan çok huzursuzluk anlamına geliyor.
Sürekli meşgul olma hâli çoğu zaman çalışkanlık ya da üretkenlik olarak görülüyor. Oysa bu yoğunluk her zaman verimlilikten kaynaklanmıyor. İnsan bazen durduğunda ne hissedeceğini bilemediği için durmamayı seçiyor. Sessizlikte beliren düşünceler, ertelenmiş duygular ve cevaplanmamış sorular rahatsız edici olabiliyor.
Meşguliyet, zihni dış uyaranlarla dolu tutarak iç dünyayla teması geciktiriyor. Kişi böylece kendi yorgunluğunu, kırgınlığını ya da yalnızlığını fark etmeden günleri geçiriyor. Ancak bastırılan her duygu, zamanla başka bir biçimde kendini göstermeye başlıyor. Nedensiz huzursuzluklar, tahammülsüzlük, çabuk sıkılma ya da sürekli bir eksiklik hissi bu durumun işaretleri olabiliyor.
Dinlenmek de çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Fiziksel olarak durmak, zihnin de durduğu anlamına gelmiyor. Sürekli ekranlara bakarak geçirilen boş zamanlar, zihinsel yorgunluğu azaltmak yerine artırabiliyor. İnsan dinlendiğini sanırken aslında kendini yine bir meşguliyetin içine sokmuş oluyor.
Gerçek dinlenme, bazen hiçbir şey yapmamaya izin verebilmektir. Düşüncelerin gelmesine, duyguların hissedilmesine alan açmaktır. Bu, kolay bir süreç değildir. Çünkü durmak, insanı kendisiyle baş başa bırakır. Ancak tam da bu nedenle değerlidir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur:
Hayat gerçekten bu kadar mı yoğun, yoksa biz mi boşluklardan kaçıyoruz?
Bazen iyileşme, daha çok koşmakta değil; bir an durup kendimize yetişebilmekte saklıdır.