Güne bir pencereyi açarak değil, bir ekranı kaydırarak başlıyoruz. Parmak uçlarımız camın soğukluğunda gezinirken, ruhumuzun ısısını o uçsuz buçaksız piksellerde kaybediyoruz. Modern zamanın yeni prangası bu: Cebimizde taşıdığımız, bizi dünyaya bağladığını sanırken kendimizden koparan o ışıklı labirentler.
Dijital dünya, bir yanılsama panayırı gibi.
Her bildirim sesi, zihnimize atılan küçük bir çentik; her mavi ışık, uykumuzdan çalınan bir parça huzur. Bir başkasının "en iyi anına" bakarken, kendi "sıradan mucizemizi" ıskalıyoruz. Beğenilerle beslenen egolarımız, gerçek bir kucaklaşmanın samimiyetine aç kalıyor. Sanki bir veri denizinde yüzüyoruz ama susuzluğumuz hiç geçmiyor. Ruhumuz, o kalabalık dijital meydanlarda aslında yapayalnız.
Peki, bu dijital yorgunluktan nasıl iyileşiriz?
İyileşmek, önce "bağlantıyı kesme" cesaretini göstermekle başlar. Gözlerimizi o parlak dikdörtgenlerden çekip, gökyüzünün sonsuz maviliğine dikmekle… Bir dostun sesindeki titremeyi fark etmek, toprağın kokusunu içine çekmek, bir kitabın sayfasına dokunurken çıkan o eşsiz sesi duymakla… İyileşme, hayatı bir ekranın filtresinden değil, kalbin çıplak gözüyle seyretmeye başladığımızda filizlenir.
Dünya, 1080 piksele sığmayacak kadar geniş ve görkemli. Hayat, bir "hikaye" paylaşımından çok daha derin ve yaşanmaya değer. Kendimize ayırdığımız o sessiz dakikalar, aslında en gürültülü dijital kalabalıklardan daha öğreticidir.
Bu hafta bir deneme yapalım: Telefonu değil, ruhumuzu şarj edelim. Bildirimleri susturup, içimizdeki o kadim sesi dinleyelim. Çünkü gerçek hayat, ekranın karardığı yerde başlar. Işığı dışarıda değil, içimizde arayalım.
Gözlerinizin ışığının hiç sönmemesi dileğiyle…