Günümüz dünyasında uyanır uyanmaz yaptığımız ilk iş, bir ekranın ışığına teslim olmak. Bildirimler, akışlar, algoritmaların seçtiği içerikler ve sonu gelmeyen bir bilgi bombardımanı...
Teknolojinin bize sunduğu bu sınırsız dünya, başlangıçta bir özgürlük vaadiyken bugün bir "dijital hapishaneye" dönüşmüş durumda. Adına "dijital yorgunluk" dediğimiz bu durum, sadece gözlerimizi değil, ruhumuzu ve gerçeklikle olan bağımızı da yavaş yavaş aşındırıyor. Artık çoğumuzun en büyük lüksü, çevrimdışı kalabilmek ve sadece "olduğumuz gibi" yaşayabilmek.
Sosyal medyanın dayattığı "kusursuz hayat" portreleri, yapay zekayla harmanlanmış mükemmel görüntüler ve her an mutlu olma zorunluluğu, insan doğasına aykırı bir yük bindiriyor. Bu filtrelenmiş dünya ile gerçek hayatın dağınıklığı arasındaki makas açıldıkça, bireyde bir yetersizlik hissi ve derin bir yorgunluk baş gösteriyor. İnsanlar artık piksellerle oluşturulmuş güzelliklerden ziyade, bir hatayı, bir kırışıklığı, kısacası "sahici" olanı görmeyi özlüyor.
Yapay zekanın içerik üretimini devralmasıyla birlikte, internet ortamı bir "aynılık" okyanusuna dönüştü. Her yazı birbirine, her video diğerine benziyor. Bu durum, insan yaratıcılığının ve özgün sesinin önemini hiç olmadığı kadar artırdı. Bir insanın elinden çıkmış, içinde duygu kırıntısı ve yaşanmışlık barındıran bir eser, bugün milyonlarca algoritma çıktısından çok daha değerli. Sahicilik arayışı, aslında teknolojiye karşı bir başkaldırı değil, kendi varlığımızı hatırlama çabasıdır.
Tam da bu noktada, Türk Dil Kurumu'nun (TDK) 2025 yılının kelimesi olarak seçtiği "Dijital Vicdan" kavramı, toplumsal ruh halimize ayna tutuyor. Yapay zekanın her şeyi kurguladığı bir çağda "Dijital Vicdan", dijital dünyadaki eylemlerimizin ahlaki sorumluluğunu ve ekran başındayken de insan kalabilme yetisini temsil ediyor. Algoritmaların bizi soğuk birer veriye dönüştürdüğü bu dönemde, TDK’nın bu seçimi aslında bize bir uyarıdır: Ekranın ötesinde sadece veriler değil, kırılabilen, üzülebilen ve gerçek duyguları olan insanlar var.
Bağlantıdayız Ama Yalnızız
Teknik olarak dünyanın her yeriyle bağlantı halindeyiz ama paradoksal bir şekilde daha yalnızız. Ekranlar üzerinden kurulan ilişkiler, bir el sıkışmanın, göz göze gelmenin veya aynı mekânda sessizce oturmanın yerini tutamıyor. Dijital yorgunluk, sosyal bağlarımızı sığlaştırırken bizi yüzeysel bir etkileşim döngüsüne hapsediyor. Gerçek bir sohbetin sıcaklığına duyulan özlem, modern insanın en temel ihtiyaçlarından biri haline geldi.
Dijital Detoks Değil, Yaşam Tercihi
Çözüm, teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak değil, onun üzerimizdeki otoritesini sarsmakta yatıyor. "Dijital detoks" gibi geçici çözümler yerine, bilinçli bir tüketim modelini benimsemeliyiz. Ekranın ötesindeki dünyayı, toprağın kokusunu, bir dostun sesini ve kendi iç sesimizi yeniden keşfetmek zorundayız.
En büyük devrimimiz belki de telefonumuzu bir kenara bırakıp, hayatın o eşsiz ve filtresiz anlarına tüm varlığımızla tanıklık etmek olacak.