“Kendin ol” cümlesi kulağa özgürleştirici geliyor. Ama kimse bunun ne kadar yorucu bir iş olduğunu söylemiyor. Çünkü kendin olmak, sadece istediğini yapmak değil; aynı zamanda istemediklerini de taşıyabilmek demek.
Bugün insanlardan beklenen şey net: Tutarlı ol, ama sıkıcı olma. Özgün ol, ama çok da ayrışma. Kendin ol, ama kabul edilebilir sınırlar içinde kal. Bu çelişkili beklentiler arasında “kendilik” bir özgürlük hâli olmaktan çıkıp, sürekli güncellenmesi gereken bir performansa dönüşüyor.
Artık kendimiz olmamız yetmiyor; kendimizi anlatmamız, açıklamamız, gerekçelendirmemiz gerekiyor. Neden böyle düşündüğümüzü, neden böyle hissettiğimizi, neden böyle yaşadığımızı… Sanki var olmak tek başına yeterli değilmiş gibi. Oysa insan bazen sadece vardır. Bir sebebi olmadan.
Kendimiz olmanın bu kadar yorucu olmasının bir nedeni de sürekli izleniyor gibi hissetmemiz. Sosyal hayatta, işte, dijital dünyada… Her yerde bir bakış var. Bu bakış, zamanla içselleşiyor. İnsan en çok da kendi kendini denetlerken yoruluyor.
Bir başka yük de değişme baskısı. “Artık böyle biri değilsin”, “Daha olgun olmalısın”, “Bunu aşmış olman gerekirdi” gibi cümleler, insanın geçmiş hâllerini adeta kusur gibi hissettiriyor. Oysa insan değişir ama tamamen başkası olmaz. Eski hâllerimiz, bugünkü hâlimizin utanç kaynağı değil; parçasıdır.
Belki de kendimiz olmak bu yüzden zor: Çünkü eksiklerimizle, çelişkilerimizle, kararsızlıklarımızla birlikte var olmayı gerektiriyor. Toplum ise pürüzsüz hikâyeleri seviyor. Net başlangıçları, temiz dönüşleri, kesin sonuçları…
Oysa gerçek hayat böyle işlemiyor. İnsan bazen ne istediğini bilmiyor. Bazen aynı anda hem güçlü hem kırılgan olabiliyor. Bazen de sadece yorgun.
Üstelik bu yorgunluk çoğu zaman fiziksel değil. Sürekli kendini toparlama, açıklama, doğru hâlini bulma çabasının yarattığı bir zihinsel ağırlık. İnsan bazen en çok, “nasıl biri olmalıyım” sorusunun altında eziliyor. Bu soruya cevap aramak, çoğu zaman kendimizi duymamızı da zorlaştırıyor.
Belki de kendimiz olmaktan çok, kendimize izin vermeyi öğrenemiyoruz. Dağınık olmaya, kararsız kalmaya, bazı şeyleri çözememiş olmaya… Her duygunun bir adı, her hâlin bir karşılığı olmak zorundaymış gibi yaşıyoruz. Oysa insan hayatı, tanımların arasına sığmayacak kadar karmaşık.
Kendimiz olmak, tüm bunlara rağmen “bu benim” diyebilme cesareti istiyor. Ama bunu bir savunma cümlesi gibi değil; sakin bir kabullenişle söyleyebilmek gerekiyor. Kendimizi anlatmak zorunda kalmadan, onay aramadan, açıklama yapmadan…
Ve belki de en büyük hafiflik, kendimizi herkese kanıtlamak zorunda olmadığımızı fark ettiğimiz anda başlıyor.
Çünkü insan, en çok kendisi olmaya çalışırken değil; kendisi olmasına izin verdiğinde dinleniyor.