Bugün takvimler yine o kapkara günü gösteriyor. Üç yıl önce tam da bu saatlerde, saatler durduğunda; sadece binalar değil, hayallerimiz, sevdiklerimiz ve koca bir ülkenin kalbi o enkazın altında kaldı. 6 Şubat, bizim için artık sadece bir tarih değil; asırlar boyu geçmeyecek bir kederin, her yıl bu sabah yeniden kanayan bir yaranın adıdır.
O sabah uyandığımızda dünya artık eski dünya değildi. On bir ilimizde yankılanan o sessiz imdat çığlığı, hepimizin evinde, mutfağında, en güvenli sandığımız yatağında yankılandı. Şehirler haritadan silindi, sokaklar tanınmaz hale geldi ama en acısı, o moloz yığınlarının arasında kalan her bir canın eksikliğini bugün hala ilk günkü tazelikte hissediyor olmamız. Ateş düştüğü yeri yaktı ama acısı tüm bir coğrafyayı kavurdu, küle çevirdi.
Benim için bu acı, ekranlardan izlenen bir trajedi veya sosyal medyada paylaşılan siyah bir kareden ibaret değil. Bu felaket benim hayatımın tam ortasına bir kor ateş gibi düştü. Ben bugün burada, bu satırları yazarken; kaybettiğim kuzenimin, eşinin ve dünyalar tatlısı iki evladının sızısını kalbimde taşıyorum. Bir ailenin, bir yuvanın, o cıvıl cıvıl çocuk seslerinin bir gecede nasıl ebedi bir sessizliğe gömüldüğünü en ağır, en çıplak haliyle yaşadım. Onların yokluğunu, sadece her yılın 6 Şubat’ında değil, ailecek aldığımız her nefeste hissediyoruz.
Depremin üzerinden geçen bunca zamana rağmen, yaramızın kabuk bağlamasına izin vermeyen koca bir eksiklik var. Kaybedilen annelerin, babaların, evlatların yerini hangi beton yığını, hangi yeni bina doldurabilir? 6 Şubat, bize bir gecede her şeyin nasıl yok olabileceğini gösterirken, aynı zamanda unutmanın ne kadar büyük bir ihanet olduğunu da öğretti. Unuttuğumuz her an, o enkazın ağırlığını biraz daha artırıyoruz. Bugün hala gidenlerin hesabı tam olarak verilmiş değil ve bizler adalet yerini bulana kadar bu nöbeti bırakmayacağız.
Deprem bu toprakların bir gerçeği olabilir ancak tedbirsizlik, denetimsizlik ve ihmal asla bir "kader" değildir. O binaların neden kağıt gibi yıkıldığını, o yardımların neden geç ulaştığını sorgulamayı bıraktığımız an, yeni acılara davetiye çıkarmış oluruz. Adalet arayışımız; sadece mahkeme salonlarında değil, her yeni binanın temelinde, her yönetmeliğin ciddiyetinde sürmeli. Giden canlarımızı geri getiremeyiz ama onların aziz hatırasına olan borcumuz, gelecek canları korumaktır.
Bugün hala bir konteyner penceresinden hayata bakmaya çalışan, tozlu sokaklarda okuluna gitmeye çalışan çocuklar varken; "yaralar sarıldı" diyemeyiz. Sadece yıldönümlerinde hatırlanan bir acı, gerçek bir yas tutma biçimi değildir. Dayanışma, kameralar gittiğinde, ışıklar söndüğünde de elini oradan çekmemektir. Unutmamak; sadece anmak değil, o bölgenin ve o insanların yeniden hakkıyla ayağa kalkması için her gün aynı azimle ses çıkarmaktır.
O gece gökyüzüne yükselen feryatları ve kuzenimi, eniştemi, o iki küçük masumu asla unutmayacağım. Kaybettiğimiz on binlerce canımıza rahmet dilerken, geride kalanların o mahzun ve yorgun bakışlarını ömrüm boyunca kalbimde taşıyacağım.
6 Şubat’ı unutmak, insanlığımızı unutmaktır. Acımız hala taze, yaramız hala açık, nöbetimiz hala bitmedi.
Başın sağ olsun Türkiye, bu acı sonsuza dek hepimizin.