Bize sürekli “hayatı seçmemiz” gerektiği söylenir. İyi bir iş, düzenli bir yaşam, toplumun onayladığı bir gelecek… Ancak bu seçeneklerin herkes için gerçekten ulaşılabilir olup olmadığı pek sorgulanmaz. Daha da önemlisi, sunulan bu hayatın gerçekten bize ait olup olmadığı çoğu zaman göz ardı edilir.

Bazı insanlar yanlış oldukları için değil, başka bir yol göremedikleri için kaçar. Kimi alışkanlıklara, kimi hayallere, kimi de geçici mutluluklara sığınır. Bu kaçış, çoğu zaman bir zayıflık değil; içinde bulunulan koşulların sessiz bir sonucudur. Çünkü insan, kendini ait hissetmediği bir hayatın içinde kaldıkça, uzaklaşacak bir yer arar.

Bugün de pek çok insan kendisine çizilen hayat ile gerçekten istediği hayat arasında sıkışıp kalmış durumda. Toplumun “doğru” dediği ile bireyin hissettiği arasında büyüyen bu mesafe, görünmeyen bir baskıya dönüşüyor. Bu baskı, zamanla insanı ya kabullenmeye ya da kaçmaya itiyor.

Bu yüzden mesele yalnızca seçim yapmak değil; o seçimin gerçekten bize ait olup olmadığını fark edebilmektir. Çünkü bazen insan, kendi hayatını yaşamadığını fark ettiğinde değil, ona hiç sahip olamadığını hissettiğinde kaybolur.