12 Mart 1921... Takvimde sıradan bir gün gibi görünse de, aslında bir milletin "ölüm kalım" çizgisinde verdiği o devasa kararın resmileştiği gündür. İstiklal Marşı kabul edildiğinde, ortada ne tam anlamıyla kurulmuş bir devlet vardı, ne de düşman topraklardan tamamen temizlenmişti. Tam tersine; dört bir yanımız işgal altındaydı, ordumuz yorgundu ve insanlarımızın zihninde "Acaba ne olacağız?" sorusunun ağırlığı vardı.

İşte tam o kapkaranlık günlerde, cephedeki askere moral verecek, milleti tek bir amaç etrafında toplayacak bir "bağımsızlık yeminine" ihtiyaç duyuldu. Bu sadece bir şiir yarışması değildi; bu, dünyaya "Biz buradayız ve gitmiyoruz!" demenin edebi yoluydu. Dönemin şartlarını düşündüğümüzde, Ankara’nın o soğuk ve yokluk içindeki atmosferinde, bir marş yazmak aslında bir mucizeye ortak olmaktı.

Ankara o zamanlar küçük, imkanları kısıtlı ama inancı kocaman bir şehirdi. Meclis binasında gaz lambaları altında memleket meseleleri konuşulurken, her gelen telgraf haberi bir başka cephenin zorluğunu anlatıyordu. İnsanların ekmeği azdı, cephanesi kısıtlıydı ama hürriyetine olan inancı tamdı. İstiklal Marşı, işte bu imkansızlıkların içinde, adeta bir güneş gibi doğdu.

Marşın ilk kelimesi olan "Korkma!", o günün şartlarında verilmiş en büyük sözdür. Etrafı sarılmış, cephanesi bitmek üzere olan bir millete "Korkma!" demek, sadece bir teselli değil, bir meydan okumadır. Akif, o günlerde sokaktaki vatandaşın endişesini, cephedeki askerin kararlılığını ve anaların duasını tek bir metinde birleştirmeyi başardı. O mısralar, kağıttan önce o soğuk Ankara gecelerinde ruhlara kazındı.

O dönemde yazılan diğer şiirlere baktığımızda, hepsinde bir hüzün veya arayış görürüz. Ancak İstiklal Marşı’nda hüzne yer yoktur; orada sarsılmaz bir güven ve "Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!" diyen bir özgüven vardır. Bu marş, henüz zafer kazanılmadan kazanılacağına olan sarsılmaz inancın belgesidir. Yani biz önce marşımızı yazdık, sonra zaferimizi kazandık.

Meclis kürsüsünde bu marş defalarca okunduğunda, milletvekillerinin gözyaşları içinde ayakta alkışlaması boşuna değildi. Çünkü o mısralar, o günkü her bir ferdin içindeki "hürriyet" ateşini harlamıştı. Marş kabul edildikten sonra cephelere dağıtıldı, siperlerde okundu. Askerler, ellerindeki tüfekten çok, dillerindeki bu marştan güç aldılar.

Bugün bizler, sıcak evlerimizde bu marşı okurken o günlerin o ağır havasını, o barut kokusunu ve o büyük yokluğu unutmamalıyız. İstiklal Marşı, sadece törenlerde ayağa kalktığımız bir beste değil; bir milletin yok olmanın eşiğinden dönüp, dünyaya meydan okuduğu o tarihi anın en canlı şahididir. O günün şartlarını anlamak, bugün sahip olduğumuz özgürlüğün değerini anlamaktır.