Zeytin Kokusunda Bir Yolculuk

Abone Ol

Hiçbir şey, insanın "hayal gücü" kadar özgür değildir.

Prangası yoktur; zaman mekân engeline takılmadan kanat çırpar. Arzuladığınız her an, bir dostun kapısını çalabilir, vaktin ötesinden gelen muhabbetlere dalabilirsiniz.

Özgürce hayal kurabilmek, insanın en büyük nimeti değil de nedir?

Seyahati özlemiş olmalıyım ki; Bakır’da, güngörmüş yaşlı bilge bir zeytin ağacının gölgesinde yarenlik ederken buldum kendimi.

Sonra zeytinyağının o kadim kokusuna tutundum. O koku; Hititlerden İyonya’ya, Pers’ten Selçuklu’ya, Osmanlı’dan bugüne uzanan bir zaman tüneliydi. Anadolu’nun taş fırınlarında pişen ekmek ile sızma zeytinyağının o kutsal buluşması, hayalimin rotasını kuzeye, bin pınarlı Kazdağları’na çevirdi.

Bilirim bütün dağlar gibi Kazdağları da kıskançtır; güzelliklerini toptan sergilemez, parça parça açarlar kendilerini. Bundan sebep bir örnek kalabalığın yokluğunda buluşuruz biz de. Baharlarda.

Hayal ile gerçek arasındaki o ince çizgiden sıyrılıp Küçükkuyu’nun dalgalı limanına vardığımda, iyot ve çam kokusu birbirine karışıyordu.

Dalgakıranların çevresinde, Sait Faik hikâyelerinden fırlamış yanık tenli balıkçıları seyrettim. Martıların çığlığı, körfezin sessizliğini bir cam gibi kırıyordu.

Rengarenk besili kediler. Bazıları yaralı. Demek insanlar gibi onlar da birbirleriyle kavgalı. Küpeli köpekler herşeyden habersiz derin uykuda.

Sahil kahvesindeyim, elimde "Gerçek Özgürlük" kitabı... Emekli bir öğretim üyesi ile bir gencin kültür sohbetlerini dinlerken Hocanın sık sık gence: “sakın kültür robotu olma” uyarısının altını çiziyorum.

Bir ara gözüm gerideki deniz fenerine takıldı.

Fenerler de tıpkı saat kuleleri gibi yapayalnızdırlar. Gündüz kalabalıkların içinde, önünden geçenler, ona yaslananlar bile, hiç kimse fark etmez onları; geceleri ise hırçın dalgalar arasında birer sessizlik anıtı gibi dikilirler. Ne zaman bir deniz feneri görsem, "Sen de benim gibi, uzaklardan bir haberin gelmesini mi bekliyorsun?" diye sorarım.

Gözüm Midilli’ye, Namık Kemal’in sürgün yurduna kaydı.

Zihnimde Ziya Paşa’nın dizeleri yankılanıyor:

“Seyretti havâ üzre denir taht-ı Süleyman / Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde.”

Yerinde yeller esen saltanatlar gelip geçti zihnimde.

Ve sonra…

Behramkale’de Aristoteles’in ayak izleri, zirvede Sarı Kız’ın iftira yemiş hüznü, Hasan Boğuldu’nun sularında Emine’nin yaban gülü kokan sevdası…

Bu efsaneler, körfezin derin maviliğinde birer anı olarak silinip giderken; elimdeki kitabın bir yerinde şu cümle ilişti gözüme:

"Bir insanın yaşamının anlamı, o insanın 'ben'ini aştığı yerde oluşur."

“Ben”ini aşmak.

Tıpkı o fenerin, sadece kendini değil, karanlıktaki başkalarını aydınlatmak için ayakta kalması gibi...

İnsan sormadan edemiyor.

Acaba insanın kendi "ben"ini aşması, bu coğrafyanın dağlarına, zeytinine, tarihine, hüznüne ve doğasına karışmaktan, anlamaktan ve onlara sahip çıkmaktan mı geçiyor?