Yüzyıl

Abone Ol

Tepede kurulmuş olan köy, ayakta kalmayı başarmış evleri ve zamana karşı direnememiş, diz çökmüş eski yapılarıyla, yaklaşık beş yüz yıldır varlığını sürdürüyordu. İsmini aldığı Poyraz rüzgarları sert esmeye devam ediyordu. Cumbalı evleri taş ve ahşaptan yapılmıştı. Üst katlarda odalar, alt katta arpa buğday ambarları bulunuyordu. Evlere büyük avlu kapıdan giriliyordu. Avlular kayrak taşlarıyla döşeliydi. Evler genel olarak Güney’e bakıyordu. Köye hayat veren yumuşak tepeli dağ , sevgiyle, şefkatle, saygıyla merhametle bakıyordu yöredeki bu en eski köye. Taş duvarlara yaslanmış hayvan barınakları, kesme taştan yapılmış atık kanalıyla ve dağdan gelen suyu ileten Roma döneminden kalan su kemeriyle de biliniyordu.

Köyün mezarlığına o gün gelen ebedi misafir, kocası ve küçük oğluyla beraber kalacaktı. Üzerlerinde insanı geçmiş zamanlara götüren ölüm tarihleri yazılı mezar taşları, suskun, sakin ve hiç sitemsiz ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Yetmiş yıl önce bu topraklardan ayrılmıştı. Babasını çocuk yaştayken kaybetmiş, dört kardeşin en büyük kızıydı. Köyün vazgeçilmez geleneklerine göre büyümüştü. Evin bütün işlerini yapan becerikli ve hünerli kızı zamanı gelince evlendirilmişti. İki oğlu dünyaya gelmişti. Bir hayli zor olan tütün tarlalarında çocukları ele avuca gelir duruma gelmişken, bir gece yarısı ne olduğunu uzunca zaman kimsenin bilemediği kocasının kararıyla şehre göç etmişlerdi.

Şehirde, iki katlı bir evin arkasında iki odası olan, iki pencereli ancak güneş görmeyen gündüz bile yarı karanlık düzensiz barınılması çok zor olan bir eve yerleşmişlerdi. Kocası ticareti bilmiyordu,hiç alışık olmadığı bir tuhafiye dükkanına ortağa girmişti. Başarılı olması mümkün değildi. Daha sonra geride kalan parasıyla bakkal dükkanı açmıştı. O da olmamıştı. İki oğlunun okul zamanı gelmişti. Bir oğlu daha hayata merhaba demişti. Aile henüz şehri anlayamamıştı. Bu evde uzunca yıllardır sokakla bile ilişkilerinin olmadığı günleri yaşıyorlardı. Bu evde aile kendileriyle baş başa kalmıştı. Sanki ipek böceği gibiydiler. Kozasını örerek hapis kaldığı bir hikaye gibiydi günlük hayatları.

Bu evde en huzursuz, en mutsuz, en duygusuz insandı. Köy hayatının zorluklarına çoktan razı olmuştu. Köyde her gün erken kalkılırdı hayvanlar sağıldıktan sonra köyün sürüsüne katılırdı. Avlular süpürülür, barınaklar temizlenir ve sağılan süt kaynatılırdı. Yoğurt, peynir, yapılırdı. Hamur karılır , fırın yakılır ekmek pişirilirdi. Yaz aylarında kış için, domates, biber kurutulur. Bütün işleri başaran birisinin birden bu işlerden uzaklaşıp, güneşin hiç görülmediği evde oyuncakları elinden alınmış bir çocuğun mutsuzluğunu yaşıyordu.

Komşularımız nihayet ziyarete geldiklerinde yaptığı ikramların lezzetini övgüleriyle söyledikleri gün okuldan gelen çocuklarına komşularının elbiselerini, konuşmalarını, şakalaşmalarını anlatmıştı. O günden sonra belki de şehirleşme için bir adım olabilirdi. Ama olmadı. Sanki olamazdı. Öyle bir çizgisi vardı. Mutfak kapıları bizim küçük avlumuza açılan komşularımızın bir çocuğu dünyaya gelmişti. Onlarda yabancıydı. Üç çocuk büyütmüş tecrübeyle uzun bir zaman yardım etmişti. Bir akşam yemeği için yemekler yapılmıştı. O gün hep beraber yemekler yenilmişti. Ev sahiplerinin övgüyle söz etmeleri çok hoşuna gitmişti. Belki onlar bir şanstı. Başka bir şehre tayinleri çıkmıştı. Hevesi kursağında kalmıştı.

Onların yerine babaları Demir Köprü barajında ustalık yapan bir aile gelmişti. Onlara da ablalık yapmıştı. Kocası memurluğa başlamıştı. Bu can sıkıcı karanlık ve uygunsuz evden çıkmışlardı. Oradan da eski bir lojman olarak bilinen bir evde kalmışlardı. Ancak hiç komşu yoktu. Kocasını kaybetmişti. Büyük oğlunu da ve geçen yılda küçük oğlunu kaybetmişti. Sanki şehirli olmaya direnmişti. Mutlu olduğu zamanları yok denecek kadar azdı. Bir çok özelliği değişmeden yüz yıla çok az zaman kala hayatını kaybetti. Geride tek oğlu ben kaldım. Saygı ve sevgiyle yad ediyorum.