Ruhsal Radyasyon Savaşlarında Gençlik

Abone Ol

Biz bozduk..Bozulduk...Gençler yoruldu...Yorgun
“Bugünün gençleri lüks ve gösteriş düşkünü, saygısız, başkaldıran, geveze ve obur yaratıklardır.” der Sokrates M.Ö. 400 yıllarında. Tanıdık değil mi?
Milattan önce 400 yılında Sokrates’in gözlemi buysa, yüzyıllardır insan aynı hatada birleşmiş demektir: Kendi neslinden sonrakileri beğenmeme, mutlaka bir kulp bulma, olumsuz eleştirme..vb
Kuşak çatışması dedikleri şey tam da insanı anlatan bir yaşam döngüsü olsa gerek. İnsan kelimesinin kökenini bilmek ne kıymetli tam burada.
"İnsan kelimesi Arapça ins kökünden türetilmiştir. 'Beşer, insan topluluğu' anlamına gelen ins, daha ziyade insan türünü ifade etmektedir. Erkek veya dişi her ferdine insî/enesî yahut insân denmektedir. Kelimenin aslının 'unutmak' mânasındaki nesyden, yani insiyândan geldiği de ileri sürülmüştür."
Anlamına uygun yaşıyor insanoğlu işte… Unutarak...
Bu çağın insanıyız ya, işimiz zor bizim. Atalarımız arasında bana göre en amaçsız, en kaybolmuş, en çok kendi içinde kaybolanı bizim çağın insanı.
Chuck Palahniuk’un aynı isimli kitabından uyarlanan 1999 yapımı kült film Fight Club (Dövüş Kulübü) filmini izleyenler o meşhur repliği bilir:
“Koca bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köleler olarak çalışıyor. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet kovalıyoruz, nefret ettiğimiz işlerde çalışıp ihtiyacımız olmayan gereksiz şeyleri alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok. Ne büyük bir savaşımız var ne de büyük bir buhranımız. Bizim büyük savaşımız ruhani bir savaş; en büyük buhranımız ise zavallı hayatlarımız.”
Matrix filmiyle sistemin çoktan kurulduğunu, bizim dışımızda var olan sistemin bir dişlisi olduğumuzu kabul etmek zorunda kalan çağın insanıyız biz. Sırf “ihtiyacı olmayan gereksiz şeyleri alabilmek için” ruhunu tüketen, kendi sıradan ve amaçsız hayatına karşı varoluşsal bir bunalım yaşayan insanların çağındayız. Mutsuz, huzursuz ve amaçsız insanlarla dolu olmamızın sebebi bu belki.
Gençliğe, hele de günümüz Z kuşağına yakıştırılan o cümleleri hepimiz duyuyoruz:
“Ne oluyor bu gençlere?” “Nasıl davranıyor bunlar böyle?” “Çok doyumsuzlar.” “Çok umursamazlar.”
Peki gerçekten öyle mi?
Bir de gençlerin etrafındaki genç yetişkinlere bakalım isterim. Malum; genellikle ergenliğin psikolojik etkilerinin tam anlamıyla 30-32 yaş aralığında sona erdiği kabul edilse de Dünya Sağlık Örgütü geniş tanımıyla 18-65 yaş arasını gençlik olarak sınıflandırıyor.
Peki biz yetişkinler, genç yetişkinler özellikle de eğitimciler, gençlere nasıl davranıyoruz? Nasıl örnek oluyoruz? Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım isterim. İğneyi gençlere batırıyoruz zaten. Anne babayı aileyi, medyayı, sistemi, sosyal medya ve oyunları çok konuştuk, sorguladık, suçladık zaten
Gençlerin sorunları neydi?
Dikkat ve algı problemleri, uyku ve yeme bozuklukları, hayata anlam yükleyememe, amaçsızlık, inanç zayıflığı, kaygı bozukluğu, teknoloji bağımlılığı, dijital sosyallik, aile ve toplumdan kopuş, medya kıskacı, kimlik bunalımı, psikolojik sorunlar, şiddete meyil, sorumsuzluk…vb
Çocuklar, hele de gençler radar gibidir. Tüm olumsuzlukları görürler ve kendi aile süzgeçlerine göre edinim alırlar. Sabah evden çıkıp akşam eve dönen, yaşam mücadelesi içinde ordan oraya savrulan modern çağın en ağır kölelerinden biri artık memur ya da işçi sınıfıdır. Ve bir çocuğun ailesi kaderidir. Ailesini, anne, babasını seçemiyor insan. Tüm çocuklar eşit şartlarda büyümüyor.
Okullar bu yüzden çok kıymetli. Çünkü herkese eşit, adil ve değerlerin gerçekten yaşandığı ideal bir toplum düzeni kurulmaya çalışılır okullarda.
19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı öncesi yaşananlara bir bakalım isterim. Son zamanlarda artan sorunları, genclerin örnek aldıklarını, etraflarındaki insanları mikroskopla inceleyelim.
Uzman Doktor Bengü Kayatürk ne güzel yazmış:
“Gençlik dönemi açık denizde bir sandalda olmaya benzetilebilir. Kimi zaman sakin, kimi zaman dalgalı bir dönem. Önemli olan bu dönemde az hasar almak ya da onarılmayacak hasarlar almamaktır. Tabii ki bunun için biz yetişkinlere çok iş düşmektedir.”
Mesela son zamanlarda çığ gibi artan manipülasyon, karanlık psikoloji, “mış gibi” yaşam, hallederiz zihniyeti, kadın erkek ilişkileri, dostluklar ve narsistik insan profilleri neden bu kadar çoğaldı gençlerde? Bir düşünelim.
Evet, öğretmenler çok kıymetli. Evet, ben de bir öğretmenim. Ve evet ;mutlu, başarılı, idealist bir öğretmen toplumun mihenk taşlarından biridir.
Bir dost meclisinde hayatımın en önemli mentör sözlerinden biri söylenmişti:
“Beni işini, ne iş olursa olsun, iyi yapanlar sevsin.”
Ben bu söze kendi hayatımda bir ekleme yaptım:
“Beni işini iyi yapan, şeffaf ve etik değerlere sahip insanlar sevsin.”
Sorsan herkes işini yapıyor. Sorsan herkes en iyisi olduğunu söylüyor. Sorsan herkes çok biliyor…
Ama işin mutfağına bir bakalım. İğneyi gençlere çok batırdık; çuvaldız zamanı.

Öğretmenler Günü’nde çiçek almadığı, hediye getirmediği ya da sosyal medyada paylaşım yapmadığı için öğrencisine kırılan, küsen; bazen mesleki değeri maddi beklentiler üzerinden ölçen öğretmenler gördüm mesela.
Hâlâ ezbere dayalı eğitim anlayışından çıkamayan, süreci değil yalnızca sonucu önemseyen, her öğrencinin farklı öğrenme biçimleri olduğunu göz ardı eden eğitimcilerle karşılaştım.
Açtığı kurslara yönlendirmek için öğrenciler üzerinde baskı kuran, not kaygısını bir tehdit aracına dönüştüren ya da öğrencisini inciten rencide eden öğretmenler de var ne yazık ki.
Öğrenciyle yakın olmak adına mesafeyi koruyamayan, kendi özel hayatını sınıfa taşıyan ya da öğrencilerin de meslektaşlarının da özel alanlarını konuşmayı doğal gören eğitimciler de gördüm.
Derse geç giren, sorumluluklarını ikinci plana atan, okulun imkânlarını kişisel rahatlığı ve çıkarı için kullanan öğretmenler ve yöneticilerle de karşılaştım.

Okulda yapılan etkinliklerde öğrenci kazanımından ziyade sosyal medyada görünür olmayı benimseyen, sürekli onay ve beğeni ile nefes alan ve samimiyetsiz yapay menfi ilişkileri kurum kültüründe merkeze koyan eğitimci ve idareciler tanıdım.
Öğrencileri yetişkin meselelerinin içine çeken, onları iletişim ağı gibi kullanan diğer öğretmenleri kötüleyen dedikodu malzemesi yapanlarla da karşılaştım bir de.
Ve en çok da; aslında farklı değerlere sahip olduğu hâlde makam, konfor, prestij, güç ya da tayin uğruna duruşunu değiştiren, etik çizgisini şartlara göre hiç düşünmeden kaybeden insanlarla karşılaştım.
Ama bütün bunların yanında… Bir çocuğun hayatına gerçekten dokunan, onu yalnızca akademik değil insani olarak da büyüten, vicdanı, emeği ve adaletiyle iz bırakan mesleğini kalbiyle yapan çok kıymetli meslektaşlarımla çalıştım, tanıştım. Öğrencisine anne baba şefkatiyle yaklaşan, seven, güven veren, hayat yolculuklarında ışık olan, maddi manevi destek olan nice sayısız meslektaşımla da yollarımız kesişti bin şükür. Varlıklarıyla, içsel huzurlarıyla, mesleklerine olan saygı ve aşklarıyla, vicdanlarıyla, saygınlıklarıyla, izleriyle, tüm zorluklara rağmen sınıfa girerken yüzlerindeki gülümsemeyle onlar iyi ki varlar...
Çünkü öğretmenlik sadece bilgi aktarmak değil; bir çocuğun hafızasında nasıl hatırlanacağını seçmektir. Hele bilgiye ulaşmanın bir tuşa tıklamak kadar basit olduğu, yapay zekanın etrafımızı her açıdan kuşattığı bu zamanda asıl değer bilgi, ezber ,zekâ değil ;önemli olan beceri, farkındalıklar, bağlar, güven, şeffaflık, vicdan, etik, hayalgücü.

Toplumun her kesiminde ruhsal radyasyona maruz kalan gençlerin; dengede kalmasını, sağlam bir psikolojiye sahip olmasını, büyük resmi görmesini, bir amaç edinmesini ve en önemlisi ruhen dingin, duygusal farkındalığı yüksek, kendiyle ve toplumla barışık erdemli bireyler olmasını beklemek haksızlık değil mi o zaman?
Belki de gençleri anlamadan önce onların maruz kaldığı dünyayı anlamamız gerekiyor. Çünkü çocuklar ve gençler çoğu zaman söylenenleri değil, yaşanılan hayatı örnek alıyor. Çevrelerinde olup bitenler, ailesi dışında hayatlarında olan insanlar, yaşananlar iz bırakıyor tertemiz ruhlarında. Sandığımızdan daha fazla etkileniyorlar.
Doğdukları ilk andan itibaren teknolojiyle, hızla, tüketimle, kaygıyla, belirsizlikle ve yetişkinlerin kendi iç savaşlarıyla çevrili bir dünyanın içine gözlerini açtılar.
Günümüz gençleri; telefonlar, sosyal medya çılgınlığı, ekonomik krizler, savaşlar, afetler, tükenmiş yetişkinler ve sürekli değişen bir dünyanın içinde büyüyor.
Salgın hastalıklar, doğal afetler, ekonomik dipler, kurban edilen kadınlar, çocuklar, hayvanlar, yangınlar, “anı yaşa”, “akışta kal”, “sal gitsin” diyerek özünden uzaklaşan insan kalabalıkları…
Aslında günümüz gençlerinin verdiği savaş çok daha derin ve çok daha katmanlı.
Bireyselleşme adı altında yalnızca çıkarlarını düşünen, zekâsını sadece menfaati için kullanan ama iç dünyasında kendini kaybeden insanlara karşı; eğriyi doğruyu bulup anlamlı bir hayat kurma savaşı veriyorlar.
Bizler tarihin ortanca çocuklarıydık… Evin en arada kalanı, en sıkışanı.
Bizden öncekiler büyük savaşlar, büyük idealler ve devrimlerle hayatı kurdular; bize ise buhranlarla uğraşmak kaldı.
Ama evin küçükleri, tarihin küçük çocukları olan Z kuşağı ve ardından gelen Alfa kuşağı yeniden çıkacak, yeniden yeşerecek. Rotayı yeniden kuracaklar.
Zor olacak evet… Ama artık zekânın değil; farkındalığın, vicdanın ve sürdürülebilir samimiyetin gücüyle dünyayı daha özgür ve daha sahici görmeyi başaracaklar.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin son cümlesi umut olsun bize:
“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”