Güneşin yüzünü hafifçe gösterdiği o ilk günlere hepimiz kandık, kabul edelim. Sabah balkona çıkıp "Tamamdır, bahar geldi" diyerek incecik ceketlere sarıldık ama akşam eve dönerken o soğuk rüzgarın ciğerimize işleyişiyle gerçekle yüzleştik. Sonuç; bir yanda bitmek bilmeyen hapşırıklar, diğer yanda nane limon kaynayan mutfaklar. Tam bir mevsim geçişi klasiği yaşıyoruz.
Aslında bu süreç sadece fiziksel bir yorgunluk değil, tam bir belirsizlik hali. Dolabı açıyorsunuz; bir tarafta kışlık kalın kazaklar "bizi bırakma" diye bakıyor, diğer tarafta baharlıklar "sıramız geldi" diye bağırıyor. İkisinin ortasında kalıp ne giyeceğini şaşırmak, bu mevsimin resmi kıyafet kuralı gibi bir şey. Haliyle vücut da bu kararsızlığa ayak uyduramayıp pes ediyor.
Şu sıralar etrafımdaki herkesin elinde bir bitki çayı kupası, cebinde ise bir paket mendil var. Kiminle konuşsam "Sesim biraz kısık ama iyiyim" cümlesiyle başlıyor söze. Oysa sadece dinlenmeye ve vücudumuzu dinlemeye ihtiyacımız var. Birkaç gün rölantide gitmek, dünyaya yetişmeye çalışırken yorulan bünyeye "haklısın" demek belki de en iyi ilaç.
Peki, bu süreçten nasıl sağ çıkacağız? Galiba en güzeli o meşhur "lahana gibi kat kat giyinme" yöntemine geri dönmek. İçeride terleyince çıkar, dışarıda üşüyünce giy. Biraz da vitamin takviyesi, bol su ve mümkünse stresten uzak durmak... Tabii demesi kolay, uygulaması güç ama başka çaremiz de yok gibi görünüyor.
Sonuçta bu havalar elbet rayına oturacak. Çiçekler tam açtığında, o gri gökyüzü yerini masmavi bir huzura bıraktığında bu kırgınlıkları unutacağız. O zamana kadar kendinize iyi bakın, o ince hırkayı yanınıza almayı da sakın ihmal etmeyin.
Sağlık her şeyden önemli, gerisi bir şekilde hallolur.