Mavi Sakallar Hâlâ Aramızda

Abone Ol

Masallar Bazen Yeniden Yazılır

Masallar aslında çocukları uyutmak için değil, yetişkinleri uyandırmak için anlatılır.

Bu sebeple çocukken okuduğum tüm masalları bugün bile hâlâ dönüp dönüp okurum. Pinokyo, Alice Harikalar Diyarında, Kurşun Asker, Kırmızı Başlıklı Kız....

Ama benim ilk masalım ve hâlâ en sevdiğim masal Mavi Sakal’dır. Öyle güzel ve derin bir masaldır ki üzerine konuşulacak, düşünülecek çok konu var.

İlk kez 1697 yılında Fransız yazar Charles Perrault tarafından kaleme alınan Mavi Sakal, yüzyıllardır anlatılan en sarsıcı masallardan biridir. Masal, zengin ve gizemli bir adamın genç eşine bütün kapıları açabileceğini söyleyip yalnızca tek bir odayı yasaklamasıyla başlar. Merakına yenilen kadın o kapıyı açtığında, Mavi Sakal'ın kendisinden önce hayatına giren kadınları öldürdüğünü ve onların cansız bedenlerini o odada sakladığını görür. İlk bakışta ürkütücü bir cinayet masalı gibi görünse de, Mavi Sakal aslında insanın sezgileri, manipülasyon, hakikatle yüzleşme ve özgürlüğü üzerine kurulmuş en güçlü alegorilerden biridir. Belki de bu yüzden Mavi Sakal, çocuklara anlatılmış bir masaldan çok, yetişkinlere tutulmuş bir aynadır.

Mavi Sakal’ı yalnızca eski bir masal kahramanı sanmak büyük bir yanılgıdır. O, her çağda farklı bir yüzle karşımıza çıkar. Bazen bir insan olur, bazen bir ilişki, bazen aile, bazen iş, bazen sistem, bazen de insanın kendi sezgilerini susturan iç sesi...

Her çağın, her toplumun hatta her insanın bir Mavi Sakal’ı vardır bence. Kimi korkuyla susturur, kimi manipülasyonla yönetir, kimi sevgi kılığına girerek yaralar, hatta öldürür bazen fiziken bazen ruhu öldürür.

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında Clarissa Pinkola Estés, Mavi Sakal’ı kadının sezgilerini yok eden, onu kendisinden uzaklaştıran karanlık güç olarak yorumlar. Masalda geçen yasak oda ise aslında hakikatin saklandığı yerdir. Anahtar meraktır; kapıyı açan ise cesarettir.

Dikkat edelim... Mavi Sakal sevdiğine ilk günler zarar vermez. Önce güven verir, anlar, büyüler, vaat eder. Sonra küçük küçük sınırlar çizer.

“Buna bakma.”

“Bunu sorgulama.”

“Bunu kimseye anlatma.”

“Bırak”

“Fazla Konuşma”

“Çalışma”

Çünkü baskının en etkili yolu zorbalık değil, insanın kendi sezgisine ve kendine yabancılaşmasını sağlayan manipülasyondur.

Belki de bu yüzden hayatta en çok, sezgilerimizi umursamadığımız yerde kayboluyoruz.

Ne var ki masalın asıl kahramanlığı kapıyı açmakta değil, kapıyı açtıktan sonra gördüğü gerçekle yüzleşebilmektedir. Hakikati gördükten sonra artık eski hayatına dönemez insan. Masalda anahtarın üzerinde kalan ve bir türlü çıkmayan kan lekesi eski hâline dönememe sembolüdür. Çünkü hakikati gören biri artık eski hayatına aynı gözlerle dönemez ve işte asıl mücadele orda başlar.

Mavi Sakallar hep vardı, bugün de var. İlişkilerde, iş hayatında, dostluklarda, ailede, sevgilide, eşte; hatta toplumun dayattığı kalıplarda...

Hepsinin ortak özelliği aynı: İnsanı kendi gerçeğinden özünden uzaklaştırmak, bir algıya hapsetmek.

Bu yüzden mesele Mavi Sakal’dan kaçmak değildir. Mesele, içimizdeki kadını; yani sezgiyi, bilgeliği ve özgür ruhu yeniden hatırlamaktır. Çünkü sezgisi uyanık bir kadın, yasak odaların kokusunu uzaktan alır.

Aslında bütün kadınlar o kokuyu alır ancak kimi algılayamaz kimi kabullenir içten içe kimi kıyasıya savaşır.

Tam da burada yıllardır üzerine düşündüğüm başka bir cümle geliyor aklıma:

“Kadın kadının yurdudur.”

Ne güzel bir cümledir...

Erkek egemen normlar türlü sıkıntı çıkarmasa aslında kadın olmak mis gibi bir şey. Sayısız faydaları ve anlatmakla bitmeyecek bir neşesi var. Bir kere kafa bayram veri, atlamalı zıplamalı. Kahkaha var gani gani. Şarkı var, durduk yere. Dans var, aniden gelen. Ansızın gelen hüzün var, öyle durup kalırsın, nereye uğradığını şaşırıp. Asfalyaların atması var, İzmir’de bilhassa meşhurdur. Göz dönmesi var, korkudan nereye saklanacağını bilemezsin. Sevmesi var, delirmiş gibi. Nefreti var. Garip inanışları var, yedi bin tane. Masalları var. Anneanneden toruna sonra gide gide hep arpa boyu...Kadın olmak deniz olmak gibi, hayatın bittigi noktadaki karanlığa kadar hep yaşamak var, şıkır şıkır.

Beraber gülecek ve beraber direnecek kadınlar olmasa, kadın olmak genelde de berbat bir sey. Çekilecek çile değil. Hem güçlü hem zarif, hem öfkeli hem kibar, hem gönlü cömert hem ağır kadın’- böyle böyle onlarca çelişik ruh durumu sayılabilir- olmak zorunda bırakan bir hayat icinde bir ömür geçirmek insan beyninin bütün devrelerini yakabilir, diyor Ece Temelkuran ve ne de güzel anlatmıs kadın olmayı, değil mi?

Kadın olmak zaten zorken, gerçekten yurdun olabilecek kadınları hayatında biriktirebilmek daha da zor.

Oysa yurt; sadece aynı mekânda bulunmak değildir.

Yolu paylaşmaktır.

Bir yol ağzında edilen ayaküstü sohbeti yıllar sonra aynı sıcaklıkla hatırlayabilmektir.

Gitmek, giderken iz bırakmak... Dönmek ve bıraktığını daha da güçlenmiş bulmaktır.

Belki de “yurt” kelimesini “yer” yapan şey tam da budur. Kök salmak... İz bırakmak... Bağ kurmak... Geçip gitmek değil; emek vermek, toplamak, düzenlemek ve birlikte yeniden inşa etmektir.

Avaz avaz Sezen şarkıları söylemek...

Gülerken tıkanırcasına kahkaha atmak...

Ankara havalarında dans etmek...

Tıka basa tatlı yemek...

Saatlerce alışveriş merkezinde zaman geçirmek...

Yağmur, fırtına, sıcak demeden kilometrelerce gezmek...

Okumak hem de derinlemesine okumak bir cümlede günlerce takılmak...

Müslüm Babayla hüzünlenmek...

Dinlemek...aynı şeyleri defalarca bıkmadan dinlemek...belki de eskitebilmek duyguları....

Konuşmak...içini acıtanları, mutlulukları, heyecanları susmadan bıcır bıcır konuşmak...konuştukça tüketmek...

İşte bütün bunlar yüreğimizde iz bırakan, bizi birbirimize yurt yapan şeylerdir. Harcı sevgiden, güvenden ve samimiyetten yapılan yurtlara sığınabilmek en büyük güçtür.

Aslında masalın en eksik anlatılan kısmı da budur.

Kadınlar birbirine inanmadığında, birbirini yargıladığında, kıskandığında, rekabeti dayanışmanın önüne koyduğunda Mavi Sakallar kazanır. Çünkü Mavi Sakalın en büyük gücü, kadınların yalnız kalmasıdır.

Oysa bir kadın, başka bir kadının sığınağı olduğunda masallar değişir. Tıpkı masalda, Mavi Sakal’da, kız kardeşlerin dayanışması gibi... Birbirinin yarasını büyüten değil, birbirinin sesini duyan kadınlar oldukça hiçbir kilit sonsuza kadar kapalı kalmaz.

Bugün kadın voleybol milli takımını izlerken, başarılarıyla gurur duyarken milyonları etkileyen şey yalnızca kazanılan sayılar değildir.

Birbirine güvenen, birbirinin açığını kapatan, düştüğünde el uzatan, birbirinin başarısına mutluluğuna sevinebilen kadınları izliyoruz. Kadının özünü bulduğunda, yurduna sığdığında neleri başarabileceğini görüyoruz. Üstelik etraflarındaki Mavi Sakallara rağmen.

Belki de kupaları getiren sadece yetenek değildir; birbirine yurt olabilmektir.

Ve belki de masalın bize bıraktığı en önemli miras şudur:

Hayatımızdaki en değerli anahtar başkalarının elinde değil, kendi iç sesimizdedir. Ama o sesi duymayı kolaylaştıran şey, bazen başka bir kadının omzumuza dokunup “Yalnız değilsin, senin yanındayım” diyebilmesidir.

“Küçük Prens’in bana hep hatırlattığı gibi, gönül bağı kurduğumuz şeylerden ve insanlardan sorumluyuz.”

Belki de gönül bağı kurmak ayrı bir sorumluluk, o bağı koruyup büyütebilmek ise gerçek dürüstlük ve cesarettir.

Hiçbir Mavi Sakal, birbirine gerçekten yurt olmayı başarmış kadınlardan daha güçlü değildir.

Evet, Mavi Sakallar aramızda;

Ve Masallar bazen bir spor salonunda yeniden yazılır

Tüm Mavi Sakallara inat; sizi olduğunuz gibi seven, en zor zamanınızda elinizi bırakmayan, gücünüz tükendiğinde omzunuza sessizce dokunan, açıklama istemeden anlayan, rekabet yerine dayanışmayı seçen kadın yurtlarınız olsun.

Ve o yurtlar; umutla, cesaretle, dayanışmayla, dostlukla, huzurla ve özgürlükle her daim filiz versin