Güpgüccük Kuş

Abone Ol

Saçlarıma düşen beyazlara inat…

Gözlerimin etrafındaki her yaşanmışlıkla artan çizgilere inat…

Giydiğim siyahlara, tuttuğum yaslara inat…

İçimden kaldırdığım sayısız cenazeye inat…

İyi niyetimden kaybetmelerime,

Değer verdikçe kırılmalarıma,

Sırf sevdiğim için çokça sustuğum anlara,

Hakkımı afiyetle yiyenlere,

Kendini akıllı sanıp vicdansızlığını, vefasızlığını marifet sayanlara,

Arkamdan durmadan konuşanlara,

Ahlâkı, edebi, merhameti eksik olanlara,

Aldığını kâr sayan Makyavelist zihinlere,

Kıskançlıkla beslenen kötü kalplere inat

Hâlâ yüreğim bahar.

Hâlâ içimde filiz veren bir umut, dimdik duran bir taraf var; her zaman da oldu.

Yaşadığım bütün kışlara rağmen bahara inandım hep.

Çünkü bana hayatın en gerçek hâlini annem öğretti.

Sürekli çalışan, üreten, asla boş durmayan; boş duranı da sevmeyen bir göçmen kadınıdır annem.

Karşılıksız sevmeyi…

Sessizce omuz olmayı…

Fedakârlığın bazen hiç konuşmadan da yapılabileceğini…

Hakkını sonuna kadar savunmayı…

Sıcak bir çorbanın, hiç üşenmeden pişirilen bir pişinin, “Gel çay içelim” diyebilmenin, “Çokomel aldım senin için” derken aslında sevdiğini önemsemeyi göstermenin ne kadar kıymetli olduğunu annemden öğrendim.

İnsana, insan olduğu için ; canlıya canlı olduğu için kıymet vermenin ne muhteşem bir bakış olduğunu annemle yaşadım. Doğan Cüceloğlu’nun şu anlatımı gibi:

“Ben Amerika’da 25 yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika’da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı odada kalmaktan korkarım. Beş dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe; uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar kesinlikle olabilir ama genellikle böyle.

Türkiye’de iki faktör görüyorum: şehirleşme ve eğitim. Türkiye’de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız; kendinden ve kendi yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor. Bu son derece kuvvetli bir duygu bende. İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu yoktur.

Ama şehirleşmemiş, okumamış, saf köylü olarak kalmışsa değerler bilinci çok yüksektir. Sanki eğitilmiş Amerikalı gibi… Burada çok önemli bir gözlem var. Bunun üzerine düşünmek lâzım.

Benim analığım yörüktü. Annem öldükten sonra babam yeniden evlendi. Biz ona anne demedik, Ayşe teyze dedik. Ben daha on yaşındayım; sapanla vicik dediğimiz küçücük bir kuşu vurmaya çalışıyorum. ‘Vurma oğlum’ dedi analığım. Ben de, sen ne bilirsin tavrı içinde, annesini kaybetmiş on yaşındaki bir çocuğun öfkesiyle:

‘Ne var! Bannak gibi güpgüccük kuş!’ dedim.

Analığımın cevabı:

‘Yavrum… Canın küçüğü büyüğü olur mu? Allah her birine bir can vermiş. Vurma yavrum, günah.’

Şu derinliğe bakın… Okuma yazması yok bu kadının. Yıllar sonra bunun anlamını anladım.

Konferanstayım, böyle gözyaşı dökerek ağlıyorum. Yanımdaki Amerikalı kadın, ‘Ne oluyor bu adama?’ diye meraklanıyor. ‘Ne oluyor?’ dedi.

‘Çok mutluyum’ dedim.

Kendi kendime de:

‘Ya Rabbi… Çok şükür. Sağken bunun farkına vardım.’

Biz “Bütün insanlar kardeştir” deyince sanki çok şey söylüyoruz. Kadın bunları aşmış. Canlardan oluşan bir aile… Büyük küçük yok. Hepsi birbirine eşit. Onur eşitliği var.

‘Canın büyüğü küçüğü olur mu? Allah hepsine can vermiş…’”

İşte burada anne sevgisi var…

Sevmeyi bilmek, sevmeyi öğrenmek, sevmeyi içselleştirmek…

Anne sevgisi de evladın annesine sevgisi de dünyanın en sade, en masum ama en güçlü mucizesidir.

Çıkarsızdır.

Hesapsızdır.

Çocuğunun saçlarını okşarken kendi yorgunluğunu unutabilmektir.

Yandığı hâlde gölge olabilmektir.

“Bazı insanlar çiçek yetiştirir ya hani… Ne güzel insanlardır onlar. Tenekelere, plastik yoğurt kaplarına dikilen çiçekler, saksılardaki çiçekler…

Çiçek yetiştirebilen insanlar bilir; bir insanın ruhunda bahar olmayı.”

Bir gün bir resim görmüştüm.

Sapsarı, kurumuş bir bozkırın ortasında tek başına duran yemyeşil bir ağaç vardı.

Koskocaman, vakur, dimdik, yemyeşil…

Tepede yakıcı güneş vardı ve o bozkırda sığınılacak tek gölge, o ağacın gölgesiydi.

İnsanlar gelip altında nefeslenebiliyordu.

Ama ağacın kendisinin sığınacak hiçbir yeri yoktu.

İşte o ağaç bana, babamı kaybettikten sonra annemi hatırlattı.

Belki de gerçekten anneliği ruhunda taşıyan bütün kadınları, babaları, bütün canlıları…

Çünkü Anneliği ruhunda taşıyan insanlar;

Yorulsalar da gölge olur,

Kırılsalar da şefkat verir,

İçleri kan ağlasa da sarılınca huzur hissettirir.

Bizi görürler.

Anlarlar.

Kimsenin fark etmediği sessiz kırgınlıklarımızı bile hissederler.

Anneler; Başımızı dizlerine koyduğumuzda, sımsıkı sarıldığımızda, saçlarımızı okşarken yalnızca saçlarımızı okşamazlar; ruhumuzu da iyileştirirler.

Kendi mutsuzluklarına, hayal kırıklıklarına rağmen güç verir; yaralarımıza şifa olurlar.

Küçükken koşup düşünce dizlerimiz kanar “Anneeee” diye ağlar ya insan, büyüdüğünde kalbi acıdığında da yine annesine, anne gibi gördüklerine sığınmaz mı? Çünkü insanın yaşı büyür; kırk olur, elli olur, altmış olur… Ama ruhunun çocuk tarafı hep annesinin yanında kalır.

“Dünyada herkes büyür; ama insan annesine sarıldığında yine çocuktur.”

Oysa ne yazık ki sevgi herkeste durmuyor.

Herkes taşıyamıyor emeği, bağlılığı, sadakati…

Herkes sevilmeyi de sevmeyi de bilmiyor.

Nice biyolojik anne var; bakın etrafınıza, mutlaka birini tanırsınız…

Merhametsiz, sevgisiz, yalnızca kendi konforunu düşünen; istediğini yaptırmak için evladını sömüren…

Evine, yuvasına, evladına fiziksel, duygusal, sözel şiddeti reva gören…

Terk eden…

Fiziken evde olup evladının ruhunu göremeyen…

Sohbet etmeyen, vakit geçirmeyen, birlikte dans etmeyen, sarılmayan, öpmeyen, dinlemeyen…

Böyle insanlar yalnızca bir insanı değil, dokundukları her yeri yaralıyor. Yaralanıyoruz. Hayatta karşımıza çıkanların ne derece kötü olabileceğini tahmin edemiyoruz, çok sevdiğim bir dostumun dediği gibi “ Karşındaki insanın kötülük kapasitesini asla tahmin edemezsin, tahmin ettiğin ancak kendi yüreğinin karanlığı kadardır”

Kaybolmanın kolay, sadakatin ve sevginin nadir olduğu bu çağda; sizi gerçekten olduğunuz hâlinizle seven insanları kaybetmeyin. İyılestiren, şifa olan, anlayan, dinleyen, canlıyı canlı olduğu için değer verenlerle devam eder hayat.

Annelerinizi ve sizi koşulsuz sevenleri çok sevin. Arayın, sorun, şaşırtın.

Çünkü bazen insanın hayatındaki tek bir gerçek sevgi, koca bir ömrü ayakta tutmaya yeter.

Bazı insanlar ömrü başarıyla uzatır, bazıları parayla, bazıları statüyle, bazıları kuru heveslerle, bazıları intikamla…

Ama bazı insanlar vardır; onlar ömrü sevgiyle uzatır.

Bir insanın ilk kez kendinden başka biri için yaşamayı öğrenmesidir aslında annelik duygusu. İşte içsel dönüşüm tam da burada başlar.

Ve bazı insanlar…

Tıpkı bozkırın ortasındaki o ağaç gibi,

Kendi yalnızlığı pahasına başkalarına, başka canlara bahar olmaya devam eder gizliden gizliye.

Anneler…

Ve bir canlıyı anne gibi sevebilen bütün güzel kalpler…

İyi ki varsınız.

Çünkü dünya hâlâ biraz güzelse ve tüm bencilliklere, çıkarlara, düşmanlıklara, kıskançlıklara rağmen hâlâ umut varsa;

birileri hâlâ karşılıksız sevebildiği ve sevdiğini koruyup sahip çıkabildiği içindir, sevdiğinin elini hiç bırakmadığı ve güvenle yaslanabildiği içindir

Öğretmen şair Ahmet Erhan ne de güzel anlatmış anneliği ve o muhteşem duyguyu:

Anne ben geldim, üstüm başım

Uzak yolların tozlarıyla perişan

Çoktan paralandı ördüğün kazak

Üzerinde yeşil nakışlar olan

Anne ben geldim, yoruldum artık

Her yol ağzında kendime rastlamaktan

Hep acılı, sarhoş ve sarsak

Şiirler çırpıştıran bir adam

Kurumuş kuyunun suyu, incirin

Sütü çoktan çekilmiş

Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi

Ayrık otları, dikenler bürümüş

Kapıdaki çıngırak kararmış nemden

At nalı ve sarımsak duruyor ama

Oğlum, mektup yaz diyen

Sesin hala kulaklarımda

Anne ben geldim, ağdaki balık

Bardaktaki su kadar umarsızım

Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?

Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın…