Türkiye’de kadın cinayetleri artık birer istatistik olmanın çok ötesine geçti; bu bir toplumsal kriz halini aldı.
Kayseri’de yaşanan olay, şiddetin ne kadar pervasızlaştığını ve sistemin çatlaklarını bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Katil İlhan Ş., boşanma aşamasındaki eşini katletmek için gittiği binada, kendisine direnen ve eşini korumaya çalışan bir başka kadını hayattan kopardı. Onlarca polis ihbarına, defalarca ihlal edilen uzaklaştırma kararlarına rağmen durdurulmayan bu "yürüyen tehlike", sadece bir kadını değil, toplumun yardımlaşma refleksini de hedef aldı. Hiçbir yaptırım uygulanmayan o ihlaller, katilin elindeki silahın tetiği oldu.
Benzer bir acıyı Ayşe Tokyaz olayında da yaşadık. Sistemin koruyamadığı, sesini duyurmaya çalışırken sessizliğe mahkûm edilen kadınların isimleri her gün listeye bir çentik gibi ekleniyor. Ayşe’nin hikayesi de bize gösterdi ki; koruma kararları kağıt üzerinde kaldığında, adalet saraylarının koridorlarında yankılanan çığlıklar maalesef hayat kurtarmaya yetmiyor.
Münevver Karabulut’un bir gitar kutusunda bulunan bedeniyle sarsılan hafızamız, Özgecan Aslan’ın bindiği o minibüste yarım kalan hayalleriyle adeta buz kesmişti. Geçen yıllar acımızı dindirmediği gibi, listeye eklenen her isimle birlikte adalet arayışımız daha da keskinleşti.
Sadece birkaç saat arayla katledilen İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil isimleri ise toplumun kolektif hafızasında kapanması imkansız bir yara açtı. Surların tepesinde sergilenen o vahşet, bir annenin bu ana tanık olması şiddetin artık sadece fiziksel değil, sembolik bir yok etme biçimine dönüştüğünü gösterdi. İkbal ve Ayşenur’un hayattan koparılış biçimi, hepimize aynı korkulu soruyu sordurdu: "Sıradaki kim?"
Bu karanlık tablonun içinde Antalya'dan yükselen o vahşet çığlığı da hala kulaklarımızda: Nazife Ateş. Kendi öz kardeşi tarafından 14 bıçak darbesiyle hayattan koparılan ve bedeni hunharca parçalanmak istenen Nazife’nin ardından, katilin mahkemedeki o tüyler ürperten sözleri aslında sistemin nerede tıkandığını özetliyordu: "Ben sadece kız kardeşimi öldürmek istedim ve bunu başardığım için mutluyum." Bir caninin "mutluluk" olarak tanımladığı bu vahşet, toplumsal çürümenin en uç noktasıdır.
Pınar Gültekin’in diri diri yakılıp üzerine beton dökülmesi, Azra Gülendam Haytaoğlu’nun canice parçalara ayrılması... Bu vahşetlerin her biri, sistemdeki bir çatlağın sembolü oldu. Ceren Özdemir’in evinin önünde, hiç tanımadığı bir firari tarafından kalbinden bıçaklanması, sokaktaki güvenliğimizin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarptı.
"Ölmek istemiyorum" çığlığıyla zihinlerimize kazınan Emine Bulut, aslında binlerce kadının sessiz imdadının sesiydi. Sokak ortasında katledilen her kadınla birlikte bizler de biraz daha eksildik. Sadece yolda yürüdüğü için, "direnemez" diye seçilerek samuray kılıcıyla katledilen Başak Cengiz’in hikayesi ise şiddetin nasıl kör ve mantıksız bir noktaya ulaştığının kanıtıydı.
Adalet arayışının en sembol isimlerinden biri de Şule Çet oldu. Bir plazanın 20. katından atılan sadece Şule’nin bedeni değil, gerçeğin kendisiydi. Arkasından kurulan o kirli cümlelere rağmen verilen mücadele, bugün birçok dava için emsal niteliği taşıyor. Tıpkı şüpheli ölümlerin ardındaki gerçeğin peşinden koşan binlerce aile gibi, biz de sormaya devam ediyoruz: Adalet ne zaman tam tecelli edecek?
Burada, Manisa’nın ve özelinde Salihli’nin de yakından bildiği o davayı hatırlatmak isterim: Yeşim Akbaş. Manisa’da bir komiser yardımcısı tarafından lojmanda silahla vurulmuş halde bulunan Yeşim’in davası, uzun süre Salihli Adliyesi’nde görüldü. Bir intihar denilerek kapatılmaya çalışılan dosyanın, kararlı bir hukuk mücadelesiyle nasıl "kasten öldürme" suçuna evrildiğini gördük. Yeşim’in davası, şüpheli bırakılan her kadın ölümünün üzerine cesaretle gidilmesi gerektiğinin simgesidir. Ama maalesef ki birçoğunun dosyası yeterli delil yok denilerek tozlu raflara kaldırılıyor...
Ancak bu sayfalara sığdıramadığımız, haber bültenlerinde bir anlık görüp sonra günlük hayatın akışında unuttuğumuz daha binlerce kadın var. Her gün yenilenen, her gün bir ismin daha eklendiği o dijital anıt mezar; "Anıt Sayaç" (anitsayac.com), aslında hepimizin utanç vesikasıdır. Oradaki her bir tuğla, yarım kalan bir hayata, susturulan bir sese ve adaletin yetişemediği bir ana işaret ediyor.
Biz unutsak da, o sayaç Türkiye’nin en can yakıcı gerçeğini her saniye hatırlatmaya devam ediyor.
Meseleyi sadece "münferit vakalar" düzlemine indirgemek büyük bir hata olur. Bu cinayetler; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden, hastalıklı mülkiyet ve erillik anlayışından, failleri cesaretlendiren uygulama eksikliklerinden besleniyor. Yasaların kağıt üzerinde kalması, uzaklaştırma kararlarının birer kağıt parçasından öteye geçememesi, katillerin eline o silahı veren görünmez bir güç haline geliyor.
Kadını ikincilleştiren, şiddeti normalleştiren ya da kurbanın yaşam tarzını sorgulayarak faili aklamaya çalışan her türlü söylem, bu cinayetlerin suç ortağıdır. Televizyon dizilerinden haber bültenlerine kadar her yerde kullanılan dil, şiddeti bir çözüm yöntemi olarak sunmaktan vazgeçmelidir. Çünkü şiddeti normalleştiren her söylem, bu cinayetlerin suç ortağıdır. Erkeklik algısının güç üzerinden kurulmadığı, kadının bir mülk olarak görülmediği bir gelecek inşa etmek zorundayız. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve 6284 sayılı Kanun’un tartışmaya açılması, kadın koruma kalkanında gedikler açtı. Oysa kadınların can güvenliği siyaset üstü bir meseledir. Kağıt üzerindeki hakların, sokaktaki kadını koruyamadığı bir düzende, hukuktan bahsetmek her geçen gün zorlaşıyor. Yaşanan her olay, bize bir kez daha gösterdi ki; koruma duvarları sağlamlaşmadıkça hiçbirimiz tam anlamıyla güvende değiliz.
Bizler her yeni cinayette "Artık son olsun" diyoruz ama köklü adımlar atılmadıkça son olmuyor. Çünkü sadece sonuçlarla ilgileniyoruz; nedenleri ortadan kaldırmak için kolektif bir irade sergileyemiyoruz. Artık susmak, izlemek ya da sadece sosyal medyada siyah kareler paylaşmak yetmiyor. Kadınların ölmediği, sokaklarında korkusuzca yürüyebildiği bir Türkiye için topyekun bir zihniyet seferberliği şart.
Sonuç olarak; Münevver’den Özgecan’a, İkbal ve Ayşenur’dan Yeşim, Nazife ve Başak’a kadar yitip giden her kadın, insanlığımızdan koparılan bir parçadır. Bu karanlığı yırtıp atmak, ancak adaletin gerçek anlamda tecelli ettiği ve kadının yaşam hakkının kutsal sayıldığı bir bilinçle mümkün olacaktır.
Unutmayalım; adalet, bir kadının çığlığına o bıçak saplanmadan önce yetişebildiğinde adalettir.