Bir Baba Meselesi

Abone Ol

“İnsanın derdi ne kadar büyük olursa gülüşü o kadar sıcak olurmuş; o dert güzelleştirirmiş insanın yüreğini. Öyle derler bizim buralarda. Derdin büyüklüğü neye göre ölçülür, nasıl biçilir bilmem. Fakat birinin gülüşünün sıcaklığını hissettim mi anlarım ki derdi çoktur. Güzelleşmiştir derdiyle…” der Neşet Ertaş.

Etrafımızda gözlerinin içi doya doya gülen, güldükçe etrafındakilere de o enerjiyi bulaştıran kaç insan var? Birlikte kahkaha atıp gerçekten iyi hissettiğiniz kaç ruh kaldı hayatınızda?

Bir insanın gülüşü ne kadar samimiyse, bana göre o kadar güvenilirdir. Çünkü çocuklar gibi ağız dolusu kahkaha atabilmek; ancak duygularını doğru kanalize edebilen, duygularından korkmayan insanların harcıdır.Güzel gülen insan güzel insandır. Ve burada sözünü ettiğim yalnızca aşk ya da sevgi gibi güzel duygular değil… En derinlerde duran korkular, öfkeler, kırgınlıklar, kimsenin bilmediği acılar…

Duygularını tanıyan insanlar, onları yaşamaktan korkmaz. Çünkü korkularıyla da, acılarıyla da, öfkeleriyle de tanışmış; kendi karanlığına inebilmiş, aynayı kendine tutabilmiştir.

Ben bunun farķına babamı kaybedince vardım, bilinçli bir anlayış oluştu.

Babamı kaybedene kadar olumsuz duygularımla hiç yüzleşmemişim aslında. Halının altına süpürülen tozlar gibi öfkelerimi, kırgınlıklarımı, acılarımı görmezden gelmişim. Oysa insan bazı duygularını bastırdıkça küçültmüyor; büyütüyor. Yaşamıyor, yalnızca erteliyor.

Babamı kaybedeli dokuz yıl oldu. O gidince insanları daha çok gözlemledim, daha fazla okudum, daha çok düşündüm, yazdım. Ve fark ettim ki baba, birçok yürekte hem yâr hem yara aslında.

İnsan babasını kaybedince hayatı başka türlü anlamaya başlıyor. Aynı anda hem sığınılacak bir liman oluyor hatıraları, hem de insanın içinde yıllardır konuşulmayan yaraların sesi yükseliyor. Bazen güven duygusu, bazen de en unutulmayan kırgınlığın ilk adresi…

Ama ne olursa olsun; insanın içine kök salmış bir dağdır baba.

Her zaman hayatında olan; didiştiğin, sessiz kavgalar ettiğin bazen anneni korumaya çalışırken içsel savaşlar verdiğin, kızdığın ama en derinde yine de kıyamadığın… İçini gördüğün, benzemek istemediğin ama yaş aldıkça bazı tavırlarının ona benzediğini fark ettiğin o dağdır.

Ve gidince gerçekten yerle bir olur bazı şeyler.

Evet, klişe gelecek ama insan yaşamadan anlamıyor bazı gerçekleri. Babası yaşayan herkes, kaç yaşında olursa olsun biraz çocukmuş.

Benim babam vefat ettiğinde henüz 57 yaşındaydı. Oğlunu toprağa verdiğinde dedem hayattaydı ve 85indeydi. Ben babamın yaşlandığını göremedim, ak sakallı bir dede olduğunu elinde bastonla gezdiğine tanık olamadım, aksi bir yaşlı olmadı babam.

Ve ölüm döşeğinde bile en çok takıldığı, en çok savaştığı, en çok kırıldığı kişi hep kendi babasıydı.

Hastalığının başladığı andan göçtüğü güne kadar geçen on ay, bizim için ağır çekim bir vedaydı. Babamın, içindeki yaralı çocukla da vedasıydı.

İki minik torunu, evlatları, dostları, hayatın başka sevinçleri… Hiçbiri babamın içinde taşıdığı o çocukluğu, babasına duyduğu kırgınlığı ve öfkeyi susturamadı. Affedemedi belki de.

Hayatında yüreğine ağır gelen ama konuşamadığı babasından kalan yankılar, anılar, davranışlar; babasına konduramadığı bencillikler, hoyratlıklar, acımasızlıklar meğer buzdağının görünmeyen kısmıymış. Hastalık ilerledikçe tek tek su yüzüne çıktı.

En çok da çocukluk anılarıyla, gençlik kırgınlıklarıyla yüzleşmek üzdü babamı.

On ay süren hastalığı boyunca yanında kaldığım her an şunu gördüm: Babam, aslında yıllarca içindeki çocukla konuşuyormuş.

Ne zaman sohbet etsek konu dönüp dolaşıp dedeme gelirdi.

Bana hep babasını anlatırdı. Onu şikâyet eder, ondan onay bekler, sevgisini bekler, bir gün değişmesini beklerdi.

Çocuktu işte…

O göçtükten sonra anladım ki meğer insanı dünyada yalnızca “sen olduğun için” seven çok az kişi var. Ve o kişiler anne babadır, anne baba olmalıdır ki yâr, yara olmasın.

Anne baba koşulsuz severse insan sevmeyi de, sevilmeyi de anlayabiliyormuş. Düştüğünde utanmadan kalkmayı, hata yaptığında tamamen terk edilmeyeceğini, bir yere ait olmayı da…

Benim asıl yüzleşmem ise çok sonra geldi. Başka olaylarla, başka kırılmalarla tetiklenip çıktı karşıma. Çünkü yaşadıklarımla, kendi öfkemle, kendi üzüntümle, kendi kırgınlıklarımla aslında hiç tanışmamışım.

Ben de hep ötelemişim.

Duygularımı, yasımı, öfkemi yokmuş gibi davranmışım. Bunca yükü taşırken, babamın ve annemin duygularını anlamaya çalışırken kendi içimdeki çocuğu, onun aldığı yaraları umursamamışım.

Çünkü babam hep yanımda hep arkamdadır, Baba dağdır ,Baba gölgesinde dinlendiğin çınardır diye düşünmüşüm.

Baba sımsıkı sarılıp saçlarını koklayandır.

Omzuna dokunan nasırlı eldir.

Baba, kokusuyla insana “yalnız değilsin” duygusunu veren bağdır taa ki göçüp gidene kadar.

Hiç bir fotoğrafı açıp bir yüzü en ince ayrıntısına kadar ezberlediniz mi?

Birinin yüz çizgilerini, gözlerinin derinini, bakışını, ellerini, gülüşünü yeniden yeniden bıkmadan incelediniz mi? Bir fotoğrafı seyredip fotoğrafla konuştunuz mu?

Bir insanın her zerresini ezberlemek nasıl bir özlemdir bilir misiniz?

Boğazda bir yumruyla geçer günler…

Yutkunmak güçleşir.

Nefes almak yarım kalır.

Birlikte dinlenen şarkılar türküler mazide yankılanır.

Ve yürek sessiz sessiz sızlar…

Özlem yakar.

Kelimeler eksik kalır.

Bazı duyguların sesi olmaz; yalnızca ağırlığı olur.

Meğer insanın yaşı takvimle büyümüyormuş…

Baba gidince büyüyormuş insan. Babam ölürken bile çocuktu ama o ölürken sanırım ben büyüdüm.

İnsan o gün anlıyormuş; baba gidince sırtı değil, içi üşürmüş. Ve yaşınız kaç olursa olsun, babanız hayattaysa büyümezmiş insan.

Ne kadar kızsanız, ne kadar eleştirseniz, hatta kavga etseniz de sırtınızı yasladığınız bir dağ, gölgesinde dinlendiğiniz bir çınar vardır.

O yüzden, babanız hayattaysa kıymetini bilin.

O dağın gölgesinin…

O nasırlı elin…

Saçınızı koklayan o sessiz sevginin…

Hiç konuşmasa da “Ben buradayım” diyen o varlığın…

Babası hayatta olanların kıymet bilmeyi unutmadığı; babaların sevgilerini gösteremese de anlatamasa da hissettiği ve hissedildiği; babasını özleyenlerin ise bir fotoğrafa, bir hatıraya, bir duaya sarıldığı sevdiklerimizle doya doya ânın kıymetini bilip hatıralar biriktirdiğimiz bir bayram olsun…